Anne

ANNE
Cüzdanında kaç para olduğuna baktı. “Kırk üç lira elli kuruş, belki biraz meyve alabilirim, doğru düzgün yemek yemiyor, bari meyve yesin, iyice cesede benzedi.” diye geçirdi içinden. Vapurlar ilk düdüklerini bağırtarak çalarken düştü yola. Yapacak bir işi yoktu, mecbur ona gidecekti. Hem o gitmese, gerçekten ölürdü alimallah.
Yarım kilo elma ve iki tane muza yetmişti parası ama olsun, kızı muz severdi.
Ne zaman muz görse burnunda hep aynı damar sızlardı. Çocukluğunun güzel kokulu, çok pahalı ve ulaşılmaz meyvesi. Yaşadığı mahallede bazen çocukların elinde görür, içi giderdi. Şimdi az da olsa alabiliyordu ne tuhaf. İlk kez dokuz yaşında yemişti. Tekstil atölyesinden verilen haftalığından, evdekilerden habersiz, bu kez kendine biraz para ayırmış, manavdan bir tane satın almış ve o lezzeti hiç unutmamıştı. Sonraları yine yemişti ama dar sokak arasında saklanarak yediği o muzun tadını bir daha hiç alamamıştı.
Her gün yaptığı gibi kahverengi, yürümekten aşınmış, yenisi ise bir türlü alınamamış ayakkabılarını yere sürte sürte tırmandı kızının evine giden uzun yokuşu. Başı hep öndeydi, kimseyle göz teması kurmazdı.
Kızının kapı açmaktan nefret ettiğini bildiği için anahtarını daha merdivenlerin başında hazırlıyordu. Bazen apartmandaki komşularla karşılaşıyor ama kimseyle konuşmadan, onlar seslense bile cevap vermeden hemen eve giriyordu. Bu garip kadın komşuların her zaman şaşırmasına neden oluyordu.
Küçük ayaklarına terliklerini giyip, aldıklarını kapının yanında bırakıp, ruhundaki şefkati gizleyerek seslendi, “ben geldim.”
Kızını her zaman aynı yerde bulurdu, yatakta. Çünkü dışarıya çıkamayan bir kadının yapacak işi de olmuyordu. Eğitimini evde, kendisinin verdiği kızı ile ilgilenmek, onunla vakit geçirmek dışında.
Annesi ne zaman gelse kadın sessizce yatağından çıkar, salona geçer, televizyon seyreden kızının arkasına oturur, saçlarını derin derin koklar okşardı. Sonra kızına hikâyeler anlatmaya başlardı. Ardından da oyun saati gelirdi. Saklambaç. Küçücük evin içinde bir biri saklanırdı, bir diğeri. Bu anlar, kadının gülümsediği nadir anlardan biriydi.
Kadının kızına olan sevgisi anneyi hep derinden etkiler, kendi çocukluğuna dalıp giderdi. Kirli saçlı, sokağın yüzü olmayan çocuğu. Çocuk olmamış çocuğu. Sessizce bir köşeye oturur, bu anın bitmesini beklerdi.
Kadın, kızına dönüp “hadi sen biraz da yalnız oyna” dedi. Kız yanlarından ayrılana kadar arkasından baktı, sonra da anneye dönüp, “hoş geldin” dedi.
Anne ve kadının arasındaki ilişki, kadın ve kızının arasındaki ilişkinin aksine bir görev ilişkisi gibiydi. Anne, kadına karşı sorumluluklarını yerine getiriyor, kadın ise annesine sabrediyordu. Aralarında sanki görünmez bir duvar vardı, ne zaman birbirlerine sevgiyle yaklaşacak olsalar, bu duvara çarpıyorlardı.
Hayat, korkunç yanılgıların bileşkesidir aslında. Onlar da yanılgılarının ve soyut korkularının içinde boğuluyordu.
Yemek yedin mi?
Canım istemedi.
Aç olmaz.
Canım istemedi dedim ya.
Pencereleri aç da ev havalansın.
Anne! Sokağa bakmaya katlanamadığımı bilmiyor musun? Her şeye müdahale etmen daraltıyor artık beni. Yemek ye, evi havalandır, perdeleri aç. Offfff!
Çok konuşma.
Sonraki derin sessizliğin yerini, yine annenin soğuk ilgisi aldı.
Meyve getirdim, ye.
Yine muz mu?
Evet, biraz da elma.
Kadın alaycı bir ses tonu ile devam etti.
Burnun sızladı mı alırken?
Annenin bir andan gözleri puslanmış, bu umursamaz ve alaycı tavır karşısında incinmişti. Kadın ise acımasızca konuşmaya devam etti.
Sen şimdi “biz sokakta büyüdük, tekstilde çalıştık” edebiyatına da girersin. Anne hiç çekemeyeceğim seni. Ben bir kıza bakıp geleyim.
Anne iç çekerek fısıldadı.
Bak bakalım.
“Bak bakalım”
Her şey anne daha on yaşındayken bir gecekondu mahallesinde başlamıştı. O geceye kadar zaten çok sevilen bir çocuk değildi. Ama o geceden sonra…
Saat gece yarısı iki sularında, kapılarının yumruklanması ile yataklarından fırlamışlardı. Anne tek çocuktu. Babası kapıya yöneldiğinde sertçe uyardı,
-Hatun! Çocuğu da al, geri durun hele!
Babasının kapıyı açmasıyla dışarıdaki kalabalık bir anda eve doluşmuş, adamı kaptıkları gibi sokağın ortasına savurmuşlardı. Annesi “neler oluyor” diye feryat ettiyse de sesini duyuramamış, kocasından yediği dayakları hatırlayıp, sessizce bir köşede beklemeye başlamıştı. O zamana kadar babasından hiç sevgi görmemiş olan çocuk ise buz gibi bir ifade ile babasının linç edilişini izlemişti. Tekmeler, yumruklar, küfürler havada uçuşuyor, baba, bir bez parçası gibi oradan oraya savruluyordu. Bu dayağın neden olduğunu anlamak için, söylenenleri dinlemek yeterliydi.
Seni puşt! Daha sekiz yaşında o kız, evladın yerine senin.
Güm! Suratında bir yumruk.
Namussuz alçak! Öldüreceğim seni. Yapılır mı lan küçücük kıza?
Bam! Karnında bir tekme.
Küfürler…
Baba bir kez bile “ben masumum”, bir kez bile “yapmayın” dememişti. Neler olduğu anlaşılmıştı ama babanın tavrına anlam vermek imkânsızdı. Çocuğun dünyasını cehenneme çeviren ise, bir an, sadece kısacık bir an, babasının kanlar içindeki dudaklarının yanında gördüğü o lanetli tebessümdü. Annesi eğilip kulağına fısıldadı “bak bakalım.”
Kıyamet…
Jandarma vaktinde yetişememiş, baba oracıkta can vermişti. Annesi, babasının ölümünün hemen ardından, o uyurken evi terk etmişti. Saatlerce evde, aç, annesinin gelmesini beklemiş, gelmeyince de komşularının birinin kapısını çalmıştı. Komşusu karşısında sanki bir canavar varmışçasına onu kovup, yüzüne kapıyı kapatmıştı. Sonra da bütün mahalle onu canavarın kızı ilan etmişti. Seksenlerine yaklaşmış, herkesin nine dediği komşusu bir sabah elinden tutup yetiştirme yurduna bırakana kadar oradan oraya savrulup durmuştu. Sonrası…
Felaket…
Anne gözünden akan yaşları silerek kendine geldi. Kadına dönüp,
Nereye kadar gidecek bu böyle?
Anne! Çıkamıyorum. Elimde değil. Ben sokağa çıkamıyorum!
İyi çıkma, benim çabam yetmiyor sana. Nankörsün sen nankör.
Sen de cahilsin.
Annenin boynu iyice bükülmüş, söyleyeceklerini yutmakla yetinmişti. Kadın devam etti.
Bu kadar üstüme düşme. Boğuyorsun beni.
Ben sadece senin iyiliğini istiyorum.
İsteme… Benimle ilgileneceğine torununla ilgilen. Onu bir kez sevdin mi anne?
Ben…
Sevdin mi anne?
Ben…
Sana bir şey söylemeliyim mi? Sen ne iyi bir anne olabildin ne de iyi bir anneanne. Yemek getirmeyi, meyve almayı annelik sanıyorsun ama o iş öyle olmuyor.
Anne zor da olsa kendini topladı, yerinden kalkıp ilk kez kızının ellerini avucuna aldı. Başı önde, yüzü çökmüştü. Hatta başarabilse kızına sarılırdı bile.
Konuşmamız lazım, otur istersen. Bak, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama söylemeye mecburum, söyleyeceğim.
Ne diyorsun anne?
Anlatmam lazım.
Anne ne diyorsan de artık uzatma.
Sakin olmalısın.
Anne uzatma, sıkıldım, söyle artık ne diyeceksen.
…Hangi torun kızım?
Ne demek hangi torun? Kaç tane torunun var senin?
Anne yutkundu, inler gibi bir sesle,
Kızım, benim hiç torunum yok.
Kadın gözlerini devirerek baktı annesine. Saçma sapan, alaycı bir tebessümle;
Sen iyice delirdin, bi’ doktora mı gitsen anne?
Kızı…
Kes!
Ne kızım? Sen ne dediğini farkında mısın? Kızım, benim kızım aslında yok öyle mi? Anne, bir kez olsun sevmedin onu, saçlarını okşamadın. Kafanı çevirip yüzüne bile bakmadın tamam, ama bu kadarı fazla. Defol git. Bizi rahat bırak artık.
Doğduğu günü hatırlıyor musun?
Ne demek şimdi bu, şeyde işte… Şey oldu ya?
Bu yaşa gelirken neler olduğunu?
Anne bu konuşma çok uzadı git artık.
En son ne zaman ona yemek yedirdiğini? Hiç hasta oldu mu? Hiç düşüp dizini kanattı mı? Hiç yarası var mı? Büyüdü mü?
…
Kızım?
…
Uzun bir sessizlikten sonra anne perişan haldeydi. Kızını ikna çabasından yorulmuştu. Tane tane ve sakin sakin konuştu kadın.
Demek o yüzden hiç hasta olmadı… Anne…
İkisi de derin bir sessizliğin içine gömülmüştü. İkisinin de gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kadın, omuzları çökmüş, bakışları donuklaşmış, başı öne düşmüş mutfağa doğru yürüdü. Annesi onu seyrediyordu. Elleri tezgâhın üzerinde bir süre öylece kaldı. Hiç konuşmadan, nefes dahi almadan. Anneye döndü;
Anne?
Anne efendim der gibi kızına baktı.
Peki, sen benim nasıl büyüdüğümü hatırlıyor musun?
Tezgâhta duran bardağı rafa vurarak kırdı. Elinde kalan cam parçalarını boğazına batırıp kendi boynunu keserken yüzünde en ufak bir acı ifadesi yoktu. Sadece gözlerinde, anlık bir intikam ateşi parlayıp söndü. Dudağının sol yanı seğirdi ve kanlar içinde yere düştü.
Anne donmuş gibi seyretti olan biteni. Sessizce kızına baktı bir süre. Gözlerinden akan yaşın kendisi de farkında değildi. Başını hafif hafif sağa sola sallıyor, bu olanların gerçek olmasına ihtimal veremiyordu. Bir anda, attığı çığlık evin içinde yankılandı. Feryadı bütün apartmanı sardı. Koştu ve kızını sarsarak kendine getirmeye çalıştı. Yere çöktüğünde kapının önünde komşularının sesleri geliyor, kapıyı yumrukluyorlardı. Anne hiçbirini duymadı.
Kapıyı açın.
Neler oluyor orada?
Ses buradan geldi.
Kapıyı açın
Kıralım…
Dışarıdakiler kapıya yükleniyor, kırmaya çalışıyorlardı. Apartman mahşer yerine dönmüştü.
Anne, kendi sesini bile duymuyor, kelimeler sadece dudaklarından dökülüyordu. “Ben sebep oldum, ben sebep oldum, ben sebep oldum. Söylemeyecektim.” Kızını dizlerine yatırmış, saçlarını okşuyor, bir yandan da ağlıyor, feryat ediyor, hasta kızını doktora götürmediği için kendine kızıyordu.
Nihayet dışarıdakiler kapıyı kırmayı başardıklarında kapının açılması ile birlikte öğürmelerine engel olamadılar. İçerisi leş gibi, koku ise dayanılmazdı. Evin içinde bozulmuş yiyecekler dört bir yana savrulmuş, kurtlanmış, çürümüştü. Hepsi birbirine bakıyor ve anlamaya çalışıyorlardı. Anne, diz çökmüş, kucağındaki hayali bir şeyi okşuyor gibiydi ve çılgınca ağlıyordu. İçeride ne bir eşya vardı, ne de yaşamaya elverişli koşullar. Evde sadece anne vardı. Bir de sinekler.
deri

