Düşüş

DÜŞÜŞ
Düşmüşüm, bayılmışım. Gözümü hastanenin yoğun bakım ünitesinde açtığımda, geçmişime dair her şey kapkaranlıktı. Her şey yok olmuş, adımı bile bilmez haldeydim. Düşerken başımı vurmuşum. Kafa travması dediler. Hafızam geri de gelebilirmiş, hiçbir zaman hatırlamayabilirmişim. Bununla yaşamalı ve geçmişimi anımsatacak şeyler yapmam gerekirmiş. Zaten o da tüm bu görüşmeleri yaptığımız sırada odadan içeri girdi. Elinde büyük bir buket çiçek, yüzünde kocaman bir gülümseme, “demek uyandın, gözlerini tekrar görebilmek harika” dedi.
Yakışıklı, karizmatik, şık, iyi bir beyefendiye benzeyen bu adam benim kocammış. Hastaneden bir dakika bile ayrılmamış. Doktorların dediğine göre tam yirmi iki gündür buradaymışım. Kırık bir kol, üç yerinden çatlamış bir bacak, yüzümde ve kulaklarımda orta seviye yaralanmalar bir de kafa travması. Nasıl olduğunu sorduğumda o beyefendi anlatmaya başladı.
İşten eve gelmiştim, ben geldim, diye sana seslendim. Sen de, bana sürpriz yapmak için çatı katında güzel bir sofra kurmuşsun. Yanıma koşarak gelirken merdivenlerde bileğin burkuldu ve düşmeye başladın. Sana yetişmek için koştum ama çok geçti. Sonra da zaten hemen hastaneye geldik. Sana bir şey olacak diye o kadar korktum ki anlatamam.
O anlatıyordu ama söyledikleri benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Belli ki çok seviyordum kocam olan bu adamı. Yine de anlamsızdı.
Sonraki gün taburcu işlemlerim tamamlandı ve yaşadığım yerin gerçekten çok büyük olduğunu gördüm. Devasa büyüklükte arazi içine kurulmuş bir villada yaşıyormuşuz. Kocam, tüm evi ben gelmeden hazırlatmış, çalışanları yarıya indirmiş ve benim bakımımı tamamen kendisi üstlenmişti. Beni bahçeye indiriyor, orada dinlenmemi sağlıyor, bu arada da odamı temizletiyordu. Şimdilik kimse ile karşılaşmamam gerektiğine inanıyordu. “Önce beni hatırlaman için her şeyi yapacağım” diyordu.
Aslında ben de en çok bunu istiyordum. Anlattıkları o kadar güzel şeylerdi ki, unutmak böylesi güzel bir evliliğe yazık ederdi.
Mesela ben evin arkasındaki gölde beraber balık tutmaya bayılırmışım. “Ağaçlara tırmanır, dalından meyve yerdin” diyordu. Çocukça şeyler yapıyormuşum ama çok da hoşuma gidiyordu. Keşke hatırlayabilsem diye iç geçiriyordum gülümseyerek.
Günler geçtikçe, kocam, dediğim adamı hatırlayamasam da, onun ilgisi, davranışları bana hep bir umut veriyordu. Artık tamamen iyileşmiştim. Bacağım ve kolum geçmişti. Dışarı çıkmak istedim. “Eskiden hiç arkadaşım var mıydı?” diye sordum bir gün. Pek arkadaşım yokmuş, sevmiyormuşum dışarı çıkmayı. Anne babam da yokmuş benim. Bunu ilk duyduğumda çok üzüldüm. Sonra da alıştım. Biz hem karı koca, hem de en iyi arkadaşmışız. Ben de eğer biz birbirimize yetiyorsak neden olmasın dedim. Beraber, ev içi eğlenecek şeyler bulduk sürekli. İskambil oynadık, balık tuttuk, ağaçlara tırmandık. Çocuk gibi mutluydum. Her şey kusursuza yakındı. O güne kadar.
O gün ona, “peki senin anne baban nerede?” diye sorduğumda, yüz hatları öyle bir gerildi ki, bir an çıldırıyor sandım. Ardından yüzü çöktü, derin bir sessizliğe gömüldü. “Öldüler” dedi kısık sesle. Konuyu değiştirdi. O anda bir sorun olduğunu anladım. Üstüne gitmedim ama neler olduğunu da deli gibi merak ediyordum. Kocamın derdini öğrenmeli ve ona bu konuda yardımcı olmalıydım. Soru sormayı erteledim.
Fiziksel olarak iyileştikten sonra onu mutlu etmek için yemeklerini kendim yapmaya başladım. O farikaya gidiyor, geldiğinde benim hazırladığım yemekleri yiyor, sohbet edip, bazen de fotoğraflara bakıyorduk. Pek fotojenik değilmişim. Fotoğraflarda hep bir mutsuzluk var yüzümde. Sevmiyormuşum fotoğraf çektirmeyi. Garip, şimdi de pek hevesli değilim.
Bir tane bitki çayı tarifi öğrenmiştim. Ona çok iyi geliyordu. Her akşam bir bardak çay hazırlıyor, keyifle içmesini seyrediyordum.
Yine keyifle çayını içerken ona bir daha sordum.
Canım, anne, babanla ilgili konuşmak ister misin?
Derin bir sessizlik daha. Sonrasında mırıltıya benzer bir hayır. Ben devam ettim.
Seninle ilgili her şeyi, her detayı bilmek istiyorum, hadi anlat bana.
Öldüler dedim ya.
Tamam, anladım da onu. Nasıl?
Trafik kazası. Ben daha sekiz yaşındaydım. Varlıklıydık. Bana bakacak kişi sıkıntım olmadı. Ama onlar gitmişti.
Çok küçükmüşsün.
Çay çok güzel olmuş, eline sağlık.
Konuyu yine değiştirmişti. Bir daha da soru sormadım.
O gece yatakta sürekli dönüyor, sanki uyumak için uygun pozisyonu arıyordu. Ben uyuya kaldığım için onun ne zaman uyuduğunu bilmiyorum. Ama uyumuş ki “annee!” diye çığlık atarak uyandı. Tabii ben de yataktan sıçradım. Kan ter içinde kalmış, gözleri dolmuştu. Rüya olduğunu fark edince, garip bir şekilde, rahatlamak yerine daha da gerildi. Yataktan kalktı gitti. Ben hiç konuşmadım. Onu kendi haline bıraktım. Bu hali bana bencilce bir keyif vermişti.
Aradan birkaç gün geçmişti. Sanki başka birine dönüşmüştü. Sürekli sessiz, sürekli içine kapanık, sinirli bir adam olmuştu. Geçen bu süre içinde, her gece yataktan “annee!” diye bağırarak uyandı. Onun bu hali beni ürkütmeye başlamıştı. Hazırladığım çaya biraz daha bitki kökü koyup, onu etkilemesi için dua etmek dışında yapacak pek bir şeyim yoktu. Bana izin vermiyordu.
Zaman geçtikçe bazı geceler yatağa hiç gelmemeye başladı, kontrol etmek için ne zaman aşağı insem uyanıktı. Uyumaya korkuyor gibiydi. Gözlerini kocaman açmış, uykuya direnmeye çalışıyor gibiydi. Ona çay verip, çaresizce yatıyordum. Geçici bir ruh hali olduğunu düşünmek istiyordum. Son zamanlarda, yemek de yememeye başlamıştı. Dayanamadım. Sordum.
Aşkım, konuşmak ister misin?
Hayır!
Bu hayır bir hayli sert söylenmiş bir hayırdı. Dizlerimin titrediğini hissettim. Geçmişten gelen bir korku gibi içime çökmüştü. “Peki” dedim.
Sessizce mutfağa gidiyordum ki fısıltı şeklinde bir ses geldi. Kocam kendi kendine konuşuyordu.
Yapamazdım anne, sekiz yaşındaydım… Yani nasıl güç yetirebilirdim ki? ... Benim suçum değildi, öyle deme lütfen… Anne deme… Babam zaten kafaya koymuştu bir kere, engel olamazdım… Anne seni öldüren ben değildim… Affet artık beni…
Bazen evin içinde çığlık çığlığa bağırıp, annesiyle kavga ediyor, bazen ağlıyor, bazen gülüyordu. Korkuyor, bir yandan da ona çok üzülüyordum. Üzülmemek elimde değildi. Kararlıydım, her şey yoluna girecek ve bunun için tüm benliğimle mücadele edecektim. Yemek yemeğe zorladım, pek sonuç alamadım. Doktora gidelim diye yalvardım, asla, dedi. İşe gitsen iyi gelir belki kafan dağılır, dedim. Bir duraksadı ve sadece ”belki” dedi. Bir süre sonra da fabrikaya gitmeye başladı. Kafası gerçekten dağılmış gibiydi. Az da olsa uyuyor, az da olsa yiyordu. Ölmeyecek kadar… Kendi kendine konuşmalarında azalma olmamıştı. Aksine, bu konuşmalara aniden önüne bir şey çıkıyormuş gibi tepkiler eklemişti. Çarpmamak için duraksıyor, sonra da yine başlıyordu.
Ben yapmadım… Kızma anne... Ağlama…
Ama yine de fabrikaya gitmeye devam etti. Bu şekilde haftalar geçti. Bir öğlen üzeri telefon çaldı. Arayan bir polis memuruydu. Eşimin bir trafik kazası geçirdiğini ve hastaneye kaldırıldığını söyledi. “Hastaneye gelmeniz gerekiyor” dedi. Gittim. Kaza anında öldüğünü orada öğrendim. Aniden direksiyonu refüje kırmış, yolun karşısına geçmiş, o sırada da karşı yönden gelen bir tırla çarpışmış. “Kalp krizi geçirdiğini düşünüyoruz” dedi doktor. Çok ağladım. Çok üzüldüm. Eve gittiğimde defin işlemlerinin başlatılması için çalışanlara talimat verdim. Defin büyük bir kalabalıkla yapıldı. Taziyeleri kabul ettim. Büyük felaketlerin bizi bulduğunu söyleyenler oldu. Acımı paylaştığını söyleyenler, dirayet bekleyenler. Hepsi de bana samimiyetsiz geldi.
Sonra da yalnız başıma eve döndüm. Tüm çalışanlara izin verdim. Çünkü tam anlamıyla yalnız kalmak istiyordum. Hepsi gitti. Ben de kaliteli bir şişe şampanya patlattım. Büyük zaferimi kutlamam gerekiyordu.
Neden mi?
Biraz başa dönelim o zaman. Merdivenlerden nasıl düştüğüme…
Aslında uzun zaman sonunda ilk kez o gece evden çıkmama izin vermişti. Yine her zamanki gibi onun arkadaşlarının evine gidecek ve o aptal partilerden birine katılacaktık. Gerçi benim için çok da büyük bir problem değildi. Ne de olsa biraz nefes alabilecektim. O da dostlarıyla eğlenecekti. Çünkü sadece onsuzken nefes alabiliyorum. O yanımda olduğundaysa, bir el gelip, boğazımı sıkıyordu sanki. Hayatım büyük bir villanın duvarları arasında bir o yana bir bu yana dolaşmakla geçiyordu. Nokta koymanın zamanını bekliyordum.
O gece, partiden eve dönerken bana, “neler olduğunu gördüm” dediğinde, neden bahsettiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Ona göre partideki adamlardan biri ile bakışmış durmuştum. Oysa yaptığım tek şey biraz yalnız kalmaya çalışmaktı. Biraz balkona çıkmak, bir köşede oturup kafamı dinlemek… Kimden bahsettiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Yine de bana avazı çıktığı kadar bağırıyor, bir yandan tehditler savuruyor, bir yandan da aşağılıyordu. Hatta onunla sadece parası için evlendiğime kadar getirdi konuyu. Beni boşayacağını, iffetsizliğimi kanıtlayacak bir avukat ordusu olduğunu, tek kuruşunu bile vermeyeceğini söylüyordu. Çok da umurumdaydı sanki. Oysa ben onu çok sevmiştim. Bir evsiz bile olsa onunla evlenirdim. Ben bir meleğin, şeytana nasıl dönüşebileceğini en ön sırada, yalnız başıma izledim. Çok kıskançtı. Gaddar, acımasız ve zorba bir adamla evlenmiştim.
Yol boyu devam eden kavgamıza evde de devam ederken, işte tam o anda nokta koymak istedim. Onu salonda bırakıp koşar adımlarla giysi odama gittim. Küçük bir valize birkaç parça eşya koyup, evi terk etmek üzereyken beni merdivenlerin başında yakaladı. Kolumda tutup, af diledi. Sarılmaya çalıştı, gitme diye ayaklarıma kapandı, çekiştirdi ve sonunda beni durduramayacağı anlayınca tüm gücüyle bir tokat attı. Nasıl geldiğini anlayamadığım o tokatla da merdivenlerden düştüm.
Onun kendi kendine yaptığı konuşmalardan annesi ile arasında olan ilişkiyi az çok anlamışsınızdır ama burada asıl sorun babasının annesini öldürmesi değildi inanın. Onun babasına dönüşmesiydi.
Âşık olmam, hiçbir şeyi hatırlayamam, büyük merhametim mi? Tabii ki olaylar öyle olmadı. Yaşanan her şey onun olmasını istediği şekilde yaşandı. Oysa aslında her şey, yoğun bakım ünitesinde başlamıştı.
Gerçekten gözlerimi yoğun bakımda açmıştım. Sadece onların sandığından biraz daha erken uyanmıştım. Odada iki hemşire, diğer bir hasta hakkında konuşuyorlardı. Tam nöbet değişim saatiydi ve hemşire, diğer hemşireye yeni gelen hasta hakkında bilgi veriyordu.
Erkek, yirmi iki yaşında, halüsinojen almış.
Kimyasal mı?
Hayır, doğal. Bütün gün arkadaşlarıyla evlerinin havuzunda yüzmüşler, akşam da halüsinojen almışlar. Balkona çıkıp, havuza atladığını sanarak aşağı atlamış. İki kol radius ve ulna kırık, enfeksiyon riski var. Kafa travması geçirmiş. Vücudunun çeşitli yerlerinde ikinci ve üçüncü derece yaralanmaları var. Şimdilik uyutuluyor. Kurtulması zor gibi görünüyor.
Halüsinojen… Bahsi geçen genç adam, bana mükemmel bir fikir vermişti. Zamanlaması harikaydı, bunları düşünürken ona üzülemedim bile. Büyük şükran duydum sadece. Aklıma gelen planı uygulamak için önce hafızamı kaybetmişim gibi davranmalıydım. Zaten kafa travmam olduğu için bu durum çok yadırganmayacaktı. En kötü ihtimalle “hafızasını kaybetmesi için tıbbı bir neden yok, muhakkak geri gelecektir” derledi ki o da fark etmezdi. Sonuçta ben hafızasını kaybetmiş bir kadın olacaktım. Gerçi korktuğum gibi olmadı, bu konuyu çok uzatmadılar. Sonrası ise işin en zor kısmı, ciddi bir araştırma yapmak ve otopsi yapılsa bile kalp krizi geçirdiği sanılacak bir halüsinojen bulmaktı. Üstelik doğal olmalıydı. Anlattıklarımdan kusursuz bir tane bulduğumu zaten anlaşılıyordur. Temin etmek çok kolay olmadı ama başardım. Çalışanların bir kısmını evden göndermesi işleri kolaylaştırmıştı. Onun mecburen fabrikaya gittiği ilk gün, bana aylarca yetecek kök bitkim kapıma kadar geldi. Canım eşime onu dinlendirmesi için sık sık verdiğim bitki çayı. Önce çok az. Bünyesi alıştıkça daha çok… Ve finalde en büyük iç acısını zihnine saldım. Annesini…
Artık her yerde annesini görüyor, iç sesiyle hesaplaşıyor ve iyice deliriyordu. Ona verdiğim çay uyku düzenini de bozmuş, aklı iyice karışmıştı. Gerçek ve hayali ayıt edemez hale gelene kadar bekledim. En son, işe gideceği gün kahvaltıda bol miktarla demlenmiş çayını verdim. O gün eve geri dönemeyeceğine adım kadar emindim.
Şimdi ne mi olacak? Olacak olan şu. Boşanmam halinde benim iffetsizliğimi(!) kanıtlayacak olan avukat ordusu, onun tek vârisi olan benim adıma miras işlemlerini yapacak.
deri

