Kuşlar

KUŞLAR
1.Bölüm
Eskiden, dünya daha ne kadar kötü bir yer olabilir diye düşünüyordum. Katliamlar, savaşlar, açlık, cinayetler ve daha onlarca, yüzlerce yıkıma karşı yine de iyi dayanmıştı güzel evimiz.
Dünyanın sadece insanlara ait olduğunu sananlara karşı büyük eylemimizi, tam da bu düşünceler zihnimdeyken yapmaya karar vermiştik. Hayvanlar üzerinde deneyler yapan büyük şirketlerin tamamına eş zamanlı olarak saldırı düzenleyecek ve bunun basında yankı uyandırmasını umut edecektik.
Bizim bölgenin molotoflarını ben hazırlamıştım. Sülfürik asit, benzin ve parafine ulaşmak kolay olmuştu. Ancak o kadar cam şişeyi bulmak için oldukça çaba harcamam gerekiyordu. Neyse ki imdadıma Güvercin Selim yetişti.
Güvercin, münzevi hayatı yaşayan bir abimizdi. Ona Güvercin derdik çünkü anlayacağınız üzere güvercinlerinden başka kimsesi yoktu. Bir de güvercine benzerdi. İncecik boynu sanki bir harekette kırılacak gibi görünürdü. Çelimsiz bir adamdı. Kimseyle kolay kolay konuşmaz ve tüm gününü güvercinleri ile geçirirdi. Bazen onlara yem ve ilaç, bazen de evine erzak almaya dışarı çıkar, sonra hızlıca evine dönerdi. Bir tek bana selam verirdi. Konuşkan falan değildi Güvercin. Selam verirken bile gözlerime bakmaz, başı önde hafifçe kafasını sallar geçer giderdi.
O gün çöp karıştırırken beni görünce, yine başı önde, “Ne lazım?” dedi. Ben de, benimle konuşuyor diye sevinçle “cam şişe” deyiverdim. Sırrımızı ele verme korkusu bile gütmedim. “Gel” dedi sessizce. İki çuval dolusu bira şişesi verdi evinin çatısında. Hiç konuşmadı. Arkasını dönüp gitti. Ben çuvalları taşırken dönüp bakmadı bile.
Eylemden bir hafta önce, planlanan günde şirketlere en kolay ulaşabileceğimiz arkadaşların evlerine yerleştik. Trafik veya başka bir engele takılmak istemiyorduk. Olası bir haber sızıntısına karşı polis ablukası ile karşılaşmamak için tüm engelleri ortadan kaldırmamız gerekiyordu. Bir hafta süresince gözlem yapacaktık. Giriş çıkışlar nereden yapılıyor, hangi saatte kim geliyor gidiyor, işçiler kaçta giriş yapıyor –hiçbir canlıya zarar veremezdik, bu yüzden o saate eylem yapamazdık- kaç tane güvenlik var ve konumları ne gibi onlarca planı gözden geçirmeliydik. Neticesinde saati belirledik. Tam onda, ön kapıdan saldıracaktık. İki özel güvenlik vardı, onlara zarar vermeyecek şekilde planlamalarımızı yaptık. Yanımıza sadece sırt çantalarımızda taşıyabileceğim kadar molotof alacak ve son ana kadar dikkat çekmeyecektik.
Planlarımızı çok gizli yürüttüğümüz için eyleme kadar kimsenin haberi olmamış ve eylemimiz süresince polis engeline takılmamıştık. Eylemimizle, az da olsa insanların dikkatini hayvanlar üzerinde deneyler yapan firmalara çekmeyi başarmıştık. Pek çok şirket maddi zarar görmüştü. Polis, biz işimizi bitirdikten sonra geldi. Hala şirketlerin önünde slogan atıyorduk. Hepimiz gözaltına alındık tabii. Gözaltının yanı sıra hakkımızda onlarca dava açıldı. Bir kısmı da hala sürüyor.
Aradan geçen günlerde halkın sadece çok küçük bir bölümün desteğini alabildik. Geri kalan kısmın büyük çoğunluğu bu durumu umursamıyordu. Daha kötüsü ise yapılan bu zulmü destekleyenler de vardı. Ama bize en büyük zararı, umursamayanlar veriyordu.
Biz mücadelemize o veya bu şekilde devam ederken, o gün, kimsenin aklına gelmeyecek bir şey oldu. Tüm kanallar aralıksız bu olayı haber yapıyordu. “Neler oluyor?”
Kuşlar… Kuşlar dünyanın dört bir yanında çılgın gibi ötmeye başlamıştı. Ötmekten çok bağırmaya benziyordu bu ses. Evdeki muhabbet kuşları, papağanlar, serçeler, kargalar, tropikal kuşlar, hatta tavuklar ve penguenler. Sesleri her yeri sarmıştı. “Biri şunları sustursun” diyenler de vardı, neler olduğu konusunda endişelenenler de.
Sanki canları acıyordu, sanki birisi boğazlarını sıkıyordu, nefes alamıyorlardı. Sanki biri onların kanatları kopartıyor, canlı canlı tüylerini yoluyordu. Ses kulakları sağır edecek derecede yoğun ve şiddetliydi.
Bu şekilde ötüşleri, tam tamına yirmi dört saat sürdü. Sonra bir anda, bıçakla keser gibi sesler tamamen kesildi. Tek bir kuş sesi bile yoktu. Dünya bir anda sessizliğe gömülmüştü. Neden başladıklarını ve neden bitirdiklerini anlamak mümkün değildi. Üstelik bu açıklanamaz olay tüm dünyada eş zamanlı başlamış ve eş zamanlı bitmişti.
Uzmanlar kuşların normal koşullar altında ötüşünün iki nedeni olduğunu açıkladı. Birinci neden en basit söylemiyle eş seçimi veya arkadaşlarını yanlarına çağırmak için dediler. İkinci neden daha ilginçti. “Burası benim, ailemi koruyacağım ve bunun için gerekirse kavga da ederim.” Ancak hepsinin, üstelik tüm dünyada aynı anda bunu yapabilmelerinin imkânsız olduğunu, muhakkak bir başka neden olduğunu söylediler. Hem de ön görülemez ve korkunç bir neden. Korkunç olanı anlamamız çok vakit almadı. O sabah dünya üzerinde yaşanan sessizliğin nedenini bazıları bizden önce fark etti. Kuş gözlemcileri, evinde kafes kuşu olanlar, bir de martılara simit atmak isteyenler. Bir tuhaflık olduğunu ilk onlar fark etti. Sosyal medyada herkes birbirine aynı şeyi soruyor ve bu dalga çığ gibi büyüyordu. Kuşlar yoktu. Ne kadar kuş varsa bir anda ortadan kaybolmuştu. Ne serçeler, ne kargalar ne muhabbet kuşları. Hiçbiri ortada yoktu. Tavuklar bile…
2. Bölüm
Ortalık adeta mahşer yerine dönmüştü. Tüm dünyadan haberler geliyordu. Sadece tek bir ülkede değil, dünyanın tamamında aynı korkunç olay gerçekleşiyordu. Dünyanın kuş cenneti olarak bilinen ülkesi Kolombiya televizyonlarda acil hareket planlarını açıklıyor, kuşların nerede olduğunu anlamaya çalıştıklarını duyuruyor, Avustralya, Güney Kutbu, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Güney Amerika ve Galapagos Adaları penguenlerle ilgili endişelerini dile getiren bildiriler yayınlıyordu. Sadece koruma altındaki türler değil, artık kuşların tamamı yok olmuştu.
Kimse ülkesinin hükümetine güvenmiyor, herkes en kısa sürede bir açıklama bekliyordu. Birleşmiş Milletler durumu anlamak için ellerinden geleni yapacaklarını duyurdu. Acil hareket planı olarak her ülkede “Acil Araştırma Komiteleri” kuruldu. AAK’ler, bir grup ekolog, ornitolog, biyolog, jeolog ve diğer bilim insanlarından oluşuyordu. Bu uzmanlar bir araya gelerek haftalarca neler olduğunu anlamaya çalıştı. Ortaya attıkları teorilerin elde tutulur bir yanı yoktu. Merkez çekirdeğin dönüşüne bağlayanlar oldu. Magmanın fazla ısınmasından kaynaklanabileceğini iddia ettiler, sonra da küresel ısınma, iklim kuşaklarında kayma bile dediler. Oysa kuşlar ölmemiş ya da göç etmemişti. Hepsi birden, üstelik hiçbir iz bırakmadan ortadan yok olmuşlardı. Tüm ülkeler birbirini suçluyor ama kuşların bulunabilmesi adına az da olsa mantıklı bir tez üretemiyordu. Halkın tedirginliği ise sürekli artıyor ve biyolojik silah denemelerini suçluyordu. Nihayetinde halk huzursuzlanmaya ve çeşitli komplo teorileri üretmeye başlamıştı. Kimileri buna kıyamet diyor, kimileri uzaylıları suçluyor, kimi ise, Fas’ta zeytinlere zarar veriyor diye katledilen yetmiş bin sığırcık olayı gibi insan elini suçluyordu. Bir başka grup ise “Ne olması gerekiyorsa o olur” diyordu. Tek bir gerçek vardı. O da, kuşlar bir şekilde ortadan kaybolmuştu ve hiçbirimiz nedenini bilmiyorduk.
Dünyanın her yerine AAK önderliğinde özel araştırma ekipleri gönderildi. Mağaralar, dağlar, ormanlar, insan girmemiş ne kadar yer varsa hepsinin araştırılması için gruplar oluşturuldu. Hepimiz onlardan gelecek haberleri beklemeye başladık. Bunun aylar hatta yıllar sürebileceğini bilmemize rağmen hızlıca bir cevap istiyorduk. Aradan geçen zamanda ise kuşların yokluğu daha fark edilir oluyordu. Sesleri gitmiş, kanat çırpışları yok olmuştu
Aniden ortalıkta bir söylenti dolaşmaya başladı. DBLS Projesi adı verilen bir tür silahın, fiziksel olarak kuşları yok ettiği söyleniyordu. Latince “Şeytan” anlamına gelen DiaBoLuS, bu projeye isim veriyordu. Ve DBLS Projesi, dünya üzerinde bir türü, ardında hiç iz bırakmadan ortadan yok etmek üzerine tasarlanmıştı. Komplo teorisi ise, DBLS’nin kuşlarda denendiği, asıl hedefin insanlar olduğunu iddia ediyordu.
Kuşların yokluğu, başta çevreci gruplar olmak üzere halkın büyük bir çoğunluğunu da içene alan ayaklanmalara neden oldu. Savaşların, iktidar hırsının, güç ve para kavgalarının neden olduğu toplu kıyımlar yetmezmiş gibi, şimdi de kuşlar yok olmuştu. Büyük gruplar halinde örgütlü örgütsüz mücadeleler verilmeye başlandı. Tüm dünya halkları tek bir konuda birleşmişti. Dil, din, ırk, millet kavramları bir anda yok olmuş, hepimiz aynı amaç için kenetlenmiştik. Kuşlar neredeydi?
Kuşların ne olduğunu bilmek istiyorduk. Doğal olarak da suçluları aramak, olan biteni sorgulamak ilk görevimizdi. Sokaklara inmeye başladık. Bu eylemler dünyada çığ gibi büyüyor. Pankartlarda ve sloganlarda sürekli iktidarlar suçlanıyor ve polis, kitleleri durdurmak için plastik mermi kullanıyordu. Genci yaşlısı demeden mermilerin hedefi oluyor, kimseyi arkada bırakmamak için direniyor ama gözaltılara, yaralanmalara engel olamıyorduk.
Bir süredir haberleşmediğim anne ve babamdan tam da o günlerde haber gelmişti. İkisi de gözaltına alınmış ve çıkarıldıkları mahkemece “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan tutuklanmışlardı. Nedeni de “kuşlar nerede?” demeleriydi.
Tutuklu yargılanacaklardı. Bir sonraki duruşma tarihi ise dört ay sonrasına verilmişti. İyi bir avukatla görüşüp, davayı almasını istedim. Garip bir şekilde reddetti. Böylece görüştüğüm onuncu ve oldukça tecrübesiz bir avukatı davayı almaya razı edebildim. Anne ve babamın tutuklanmış olması beni daha da öfkelendirmiş, içimdeki üzüntü yerini derin bir intikam duygusuna bırakmıştı. Kimden ve nasıl alacağımı henüz bilmedim bir intikam.
Tanıdığım herkesin bir yakınının, arkadaşının tutuklanma haberleri gelmeye başlamıştı. Bu durum herkes için neredeyse aynıydı. Benim anne babam, bir başkasının kuzeni, diğerinin karısı derken, tüm dünya yöneticileri bizleri hızlıca sokaklardan çekmeye çalışıyordu. Ve kuşlar hala yoktu.
Bu kadar baskı karşısında çözülmeler başlamıştı. Herkes korkuyor ve çoğu bir şekilde geri adım atıyordu. Sokaklar eskisi kadar kalabalık değildi. Azar azar eksiliyorduk. Her gün biraz daha yalnızlaşıyorduk. Baskı karşısındaki korku, her an daha çok artıyor. İnsanlar bir yandan acı çekerken, diğer yandan da sevdiklerini düşünerek mücadeleyi bırakıyordu.
Arama ekiplerinden ya da Birleşmiş Milletlerden haber gelmiyordu. Hükümetler, tavırlarını kuşlardan yana değil, kuşları yok sayarak bizleri susturmaktan yana kullanmaya karar vermişlerdi. Yazılamalar, bildiriler, broşür dağıtımları ile unutturmamak çalışan bir grup insan kalmıştık. Sık sık gözaltına alınıyorduk. Yakalanmamayı da bu sayede öğrenmiş, sonra da yeraltına çekilmeye başlamış, korsan eylemlere geçmiştik. Kuşlardan hâlâ haber yoktu.
3.Bölüm
Bir sabah, televizyonlarda ve sosyal medyada o büyük habere uyandık. Artık kuşlarla ilgili haber yapmak, yazı yazmak, hatta konuşmak bile yasaklanmıştı. Çünkü kuşlar gitmişti ve bu teröristlerin bir oyunuydu. Eğer kuşlarla ilgili konuşursak, haber ya da sosyal medya paylaşımı yaparsak, terör örgütü propagandası suçundan anında tutuklanacaktık. Annemle babamın serbest kalma ihtimali tamamen yok olmuştu. Yine de avukat, “bir umut” diyordu. “Belki bir yol bulabilirim.” İnatçıydı, pes etmeye niyeti yoktu.
Önce kuş heykellerini yok ettiler. Resimlerini, doğal ortamlarında bıraktıkları kalıntıları temizlediler. Evlerde bulunan, kuşlara ait veya kuşları çağrıştıracak her şeyin imha edilmesi emri geldi. Bu emre itaat etmeyenler hakkında yasal işlem yapılacağını duyurdular. Müzelerden, fotoğraf sergilerinden sonra da şiir ve kitaplardan kaldırdılar.
Yüzlerce şiir, öykü kitabı, romanlar toplatıldı, kent meydanlarında yakıldı. Heykeller moloz yığınına dönmüştü. Tablolar, fotoğraflar, resimler paramparça edildi. Doğal yaşam alanlarını ateşe verdiler. Evlerdeki kümesleri, kafesleri yok ettiler. Kuşlar sanki bu dünyada hiç var olmamışlardı. Sanki onlara ait anılarımızı silebileceklerdi.
Bütün ülkeler araştırmalarını durdurmuş, dünya genelinde alınan bu karara uymuştu. Halkların ne istediği değil de, bir grup karar vericinin ne istediği belirlemişti yine hayatımızı. Bütün bilim insanları dağıtıldı, araştırma ekipleri geri çağrıldı. Herkes her şeyi kabullenmeye başlıyordu. Yavaş yavaş, derin derin ama kabulleniyordu. Kimi korkudan, kimi sadece inandığı için, kimi vazgeçtiği kimi ise yorulduğu için. Acıdan kaçmanın en iyi yolunu bulmuştuk. Onu yok sayıyorduk.
İlk kez yalnızlığı bu kadar derin hissediyordum. Konuşacak kimsem neredeyse kalmamıştı. Konuşmak yasaktı. Oysa benim tek istediğim kuşlardan bahsetmek, onları bulmak, geri getirmek ve onları yok sayanlara “Bakın, buradalar!” diye haykırmaktı. Tek istediğim, kuşların yeniden gökyüzünde uçtuğunu görmekti. Yine de biliyordum ki, dünyanın bir yerinde benim gibi düşünen, hisseden birileri vardı. Seslerini duyamasam da, onları tanımasam da bizi birleştiren bir şey vardı. Kuşlar.
4.Bölüm
Hayat anormal derecede saçma da olsa bir şekilde devam ediyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, eskiden kuşların olduğu parklara çıkıyorlardı. Vapura binip, simit yiyenler bile vardı. Kuşlara atamadan, aklından kuşları atarak.
Bunlara inandığım günlerden biriydi. İşten eve dönüyordum. Mahallede büyük bir kalabalık toplanmış, polis arabaları gelmişti. Bağırışlar, sesler birbirine karışıyor, kimsenin ne dediği anlaşılmıyordu. İlk başta pek umursamadım çünkü bizim mahalle olayların sıkça yaşandığı bir yer. Sonra, kısık, derinden bir ses geldi. Bana “ne lazım” diye soran ses. Şimdi de “güvercinler” diyordu. Selim, bir binanın tepesine çıkmış, elinde bir silah. Selim, Güvercin Selim. Onu o kadar çok unutmuştum ki bu koşturmacaların içinde, hayatında tek dayanağı kuşlar olan bir adamın, neler hissedebileceği hiç aklıma gelmemişti.
Koştum, kalabalığı yarıp, Güvercin’in beni görebileceği bir yere geçtim. Seslendim.
Selim Abi! Abi gel aşağı.
Güvercinler!
Abi! Dönecekler, bak, beraber çözüm ararız, n’olur in aşağı.
Ama güvercinler!
Bu sırada polis megafonla araya girdi.
Adını andığınız, kanatları olan şeylerden bahsetmek yasak.
Güvercin yine bağırdı.
Güvercinler!
Yasak!
İçimden ne kadar küfür ettim anlatamam.
Selim Abi, sakin ol, izin ver yanına geleyim. Konuşalım.
Yuvalarını yıktılar. Bütün kuşların yuvalarını yıktılar. En çok da güvercinlerin.
Sanki heykel gibi duruyordu. Elinde silahı, sadece güvercinlerini istiyordu. Bu güne kadar dayanmış ama insanlar kuşları unutmaya başladığı anda, umutları ile beraber sabrı da tükenmişti. Ağlamak üzereydim.
Güvercin! Yanında geliyorum.
Polis tekrar seslendi.
O şeylerin adını söylemeyi bırakmazsanız gözaltı yapacağız.
Güvercin bana baktı. Göz göze geldik. Elindeki silahı bana çevirip, göz kırptı. Ne yapacağını anlamıştım. Bu onun intihar şekliydi. Polis, Güvercin’in bir sivili vurmasına izin vermeyecekti. Selim ilk kez avazı çıktığı kadar bağırdı.
Vazgeçmeyin. Güvercinler orada bir yerde!
Zaten silahlarını Güvercin’e doğrultmuş olan polisler, hiç düşünmeden tetiğe bastılar. Ben “Hayır!” diye uludum. Ama silah sesinden beni duymadılar bile. Selim, oracıkta can verdi. Yanına koştum, polis beni durdurmak istedi. Ellerinden sıyrıldım. Güvercin, kanlar içinde yerde yatıyordu. Gözlerindeki yaş hala yanaklarındaydı. Daha kötüsü, elinde siyaha boyanmış ve kabzasına kuş resmi kazınmış tahtadan bir silah vardı.
Güvercin, gözlerimizin önünde öldürülmüştü. Polis beni korumuştu. Siyaha boyalı, güvercin kabzalı bir tahta parçasından.
5.Bölüm
Mahallede sloganlar ve çığlıklar aynı anda başladı. İlk bağıran “Güvercinler!” dedikten hemen sonra, sanki bir ayaklanmanın habercisi gibi herkes polislere doğru koşmaya başladı. Polis plastik mermi ile cevap verdi. Biber gazı, su sıktı. Ama kimse bunu umursamadı. Güvercin, belki de güvercinlerinin yanına gitmişti. Biz buradaydık ve o kuşlar unutulmayacaktı.
Bu olaylar, sosyal medya sayesinde günbegün yayıldı. Artık korkunun duvarları yıkılmış ve ilk gediği Selim açmıştı. Allak bullak olan zihinler yolunu bulmuş, ilk isyan ateşi yakılmıştı. Bunun geri dönüşü yoktu.
Dalga dalga devam eden ve yine tüm dünyayı ele geçiren eylemlere, polis ne kadar müdahale ederse etsin artık kimse korkmuyordu. Çatışmalar artıyor ve büyüyordu.
Devlet başkanları, Birleşmiş Milletler ve ileri gelen bilim insanları bir toplantı yapılacağını, halkın bu süre içinde sakin olmasını istediklerini bildirdiler. Halkın sakin olmaya hiç niyeti yoktu.
Olmadık da.
İsyan denilen şey, korkmamak değildi, aksine hepimiz çok korkuyorduk. Ama cesaret korkmamak değildi. Korkunun üstüne gidebilmek, duvarları yıkacak gücü içinde bulabilmekti. Bulmuştuk. Kenetlenmiş ve daha da büyümüştük.
Kimsenin bizi yalanları ile oyalamasına ihtiyacımız yoktu. Cezaevleri tıklım tıklım dolmuş, nezarethaneler balık istifi olmuştu. Yakınlarını arayanlar, onlara ulaşamayanlar o kadar çoktu ki.
Sonunda beklediğimiz karar açıklandı. AAK tekrar devreye sokulacak, uzman araştırmacılar sahaya gönderilecekti. Ama yasaklar kaldırılmayacaktı. Araştırmalar yapılacak, bu süre içinde halk sokaklardan çekilecek ve kuşlardan bahsetmeyecekti. Bizleri sakin olmaya davet ediyorlardı. Bir grup, söylenilenlere yine inandı. İnanmayanlar fazlaydık. Tek bir talebimiz vardı. Kuşlar neredeydi?
Biz duvarlara kuş resimleri çiziyorduk, ertesi gün gelip birileri duvarı boyuyordu. Ne biz yorulduk ne de onlar.
6.Bölüm
Biz eylemlerimize devam ederken, aradan üç sene geçmişti. Annem ve babam indirimsiz yedi sene, bazıları daha fazla ceza almış, bazıları da tahliye olmuştu. O üç sene bizlere sadece romantik değil, aslında ekolojik olarak da neleri kaybettiğimizi en acı şekilde öğretiyordu.
Tavukların ortadan kaybolmasıyla, insanlık başlıca besin kaynaklarından birini kaybetmiş oldu. Sırf tavuk üzerine kurulmuş dünya çapındaki fastfood firmaları teker teker şubelerini kapattı, onlarca insan işsiz kaldı. Tavuklar tarafından yenilen keneler yeni konaklar aramaya başladı. Bir bitkinin erkek gametlerini taşıyan ve dişi gametlere bırakıp eşeyli üreme sağlayan, tohumları taşıyan kuşlar kaybolunca birçok bitki türü popülasyonunda azalmalar oldu. Dışkıları kaybolunca toprak verimsizleşti. Haşereler ve kemirgenler kontrolsüzce artmaya başladı.
Yani doğanın dengesi korkutucu bir şekilde bozuldu. Tüm bunlara rağmen araştırmalar bizi baştan savmak için yapılıyor gibiydi. Yavaş ve sonuçsuz.
7.Bölüm
Bütün bu olayların başlamasının üzerinden tam on iki sene geçti. Kuşlar tam on iki senedir ortada yoklar. Evlendim, bir de kızım oldu. Yeni dünya düzenine hepimiz bir şekilde ayak uyduruyoruz. Sürüngenlerle, böceklerle mücadele ederken bir yandan da yok olmuş bitki türleri için çözümler arıyoruz. Sürüngen ve böceklerden korunmak için yeni ilaçlama sistemleri deniyor, evlerimizin duvarlarını pencerelerini daha da sağlamlaştırıyoruz. Daha büyük ve yüksek duvarlar örüyoruz.
İlave Bölüm
Bizler hâlâ bazı geceler dışarı çıkıp duvarlara kuş resimleri çiziyoruz. Bazıları sabah olmadan siliniyor. Bazıları bir iki gün kalıyor. Bazen kimse fark etmiyor. Bazen ise küçük çocuklar “bu ne” diye soruyor.
Son çıktığımız gece, dar bir sokak arasına Selim Abi’nin anısına büyük bir güvercin resmi çizdim. Tam arkamı dönüp kaçacağım sırada, çok derinden, sadece bir anlık ama bir o kadar da gerçek bir kanat sesi duyduğuma yemin edebilirim. Çöktüm kaldırıma, ağladım.
deri

