Öldür Onu

ÖLDÜR ONU
“Öldür Onu…”
Müthiş bir başlangıç cümlesi olurdu. Son yazdığım öykünün üzerinden neredeyse bir sene geçmişti. Tek bir cümle bile yazamıyordum. Bana verdikleri ilaçlar yüzünden zihnimi toparlayamıyor, daha da kötüsü düşünemiyordum. Saatlerce bilgisayarın başında oturuyor, çıldırıyordum. Yazamamanın getirdiği sancılar nedeni ile daha çok ilaç içiyor, daha kötü hissediyor ve kendimi kısır bir döngüye sokuyordum. Neler hissettiğimi size kısaca anlatmam gerekirse, ölmek istiyordum. Defalarca, saçma sapan cümleler yazıp siliyor, bazen bilgisayarın başında uyuya kalıyor, bazen de algılarım tamamen kapanıyor, saçma sapan tuşlara basıp duruyordum. Geleceğe dair en ufak bir umudum kalmamıştı. Aklımda sadece geçmiş vardı. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Ben de önceden yazdığım bir öyküyü yanıma alıp, doktoruma okutmaya bu şekilde karar verdim. Ne kadar iyi bir yazar olduğumu ona kanıtlayacaktım. Böylelikle ilaçları kesmeye ikna olacaktı ve ben de yeniden yazmaya başlayabilecektim. Zaten her şey böyle başladı.
O gün seansta öyküyü okumasını, sonrasında ise tüm vaktimizi bunun üzerine konuşarak geçirmek istediğimi söyledim. Kabul etti. Öyküyü bitirdiğinde şaşırmış hatta büyülenmiş gibi görünüyordu. “Bunu bana neden getirdin?” diye sordu. Açıklamam çok netti. “İlaçları bırakmak istiyorum.” Bunun imkânsız olduğunu söylediğinde ise bu sefer, neden, demek sırası bendeydi. Onun bir sürü zırvalamasını dinledikten sonra sadece biraz zaman istedim. En azından bir süre ilaç içmek istemiyordum. İlk başlarda biraz direndi, sonrasında kontrollü bir şekilde ilaçları bırakmayı deneyebileceğimizi, alternatif bir tedavi daha olduğunu, ancak haftada bir mutlaka onu görmeye gelmemi söyledi. Uzun zamandan sonra ilk kez umutlu hissediyordum.
Elbette ilaçları ona sormadan da bırakabilirdim. Bırakır ve bir daha kapısından dahi geçmezdim. Ancak bunu daha önce denemiştim ve dürüst olmak gerekirse hiç de iyi sonuçlanmamıştı.
İlk teşhisim konulduğu zaman on sekiz yaşındaydım. Her ne kadar dirensem de ilk kez o zaman ilaç kullanmaya başlamıştım. İlaçların beni iyileştirmesi gerekirken zarar vermeye başladığını fark ettiğim anda kesmiştim. Kimsenin bundan haberi yoktu. Düzenli içiyor gibi davranıyor, her gün gizlice çöpe atıyordum. Kimse fark etmiyordu. Her şey yolundaydı. İlaçları içtiğimi düşündükleri için, onlar için ben artık iyileşmiş bir adamdım. İronik bir şekilde gerçekten de iyileşmiştim. Zihnimi kontrol edebiliyor, derslerime daha çok dikkat verebiliyordum. Aslında her şey yolunda görünüyordu. Annemle babamın trafik kazasında öldükleri ana kadar hiç atak geçirmemiştim. Polis fren hortumunun patladığını, hızlarının yüksek olduğunu ve ne yazık ki duramadıklarını söyledi. Onları kaybettikten sonra bazı şeyler tepe taklak gitmeye başladı. Sonunda teyzem beni bir kliniğe gitmeye ikna etti. Orada yaşadıklarımı belki daha sonra anlatırım. Ama anlayacağınız üzere kontrolsüz ilaç bırakmaktan deli gibi korkmama neden olacak şeyler yaşadım o klinikte.
Doktorum ilaçların önce doz ayarlamalarını yapacağımızı, sonra da yavaş yavaş bırakabileceğimi söyledi. Hiç kolay günler değildi. İçime kapanmıştım ve günün yaklaşık yirmi saatini uykuda geçiriyordum. Kalan zamanlarımda bazen öfke nöbetleri geçiriyor, bazen ağlıyor bazen sadece bomboş oturuyordum. Bu şekilde yaklaşık bir ay geçmişti ve ilaçlardan tamamen kurtulmuştum. Doktorla yaptığımız tüm seanslar, alternatif yöntemler sonuç vermeye başlamıştı. İkimiz de mutluyduk.
Yazmaya başlamam biraz vaktimi almıştı. İlk yazdığım öyküyü ise, yazamadığım günlere adamıştım.
Doktor, ölüme takıntılı olduğumu düşünüyor, bunu aşmam için ilaç tedavisine dönmemiz konusunda ısrar ediyordu. Sonra ben de onu tekrar ikna ediyor, zaman istiyordum. Bu sefer de yeni öyküler yazıp, getirmemi istiyordu. İçinde ölüm olmayan, daha dingin, daha sakin. Belki de biraz daha yapıcı.
Yazabildikçe daha çok yazıyor, kendimi durdurmakta güçlük çekiyordum. Bazen hâlâ saçma sapan şeyler yazıp, yırtıp atıyor ama çoğunlukla da güzel işler çıkartıyordum. Artık ilaçlara geri dönemeye hiç niyetim yoktu. Doktor da bu durumun farkına varmıştı. Uyumadığımı göz altlarımdaki morluklardan ve davranışlarımdan çok rahat anlıyor, biraz ara vermemi istiyordu. Yine de öykülerimi okumaya devam etmek istiyordu. Hepsini de alıp dosyama koyuyordu. Öyküleri ona sadece okumak, sonra da alıp gitmek istiyordum. O ise kendisinde de kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu durum beni rahatsız etmeye başlamıştı.
Her seansta öykü sormaya başlamıştı. Sırf ona vermemek için yazmadığımı söylüyordum ve o zaman, o da, ilaçlara geri dönelim, diyordu. Büyük bir çıkmaza girmiştim. Onu terk etmek artık söz konusu bile olamazdı. Onlarca öyküm elindeydi ve kesin olarak bir planı vardı.
Benim kusursuz öykülerimi çalacaktı. Kendisinin gibi bastıracak ve belki de tanınmış bir yazar olacaktı. İmza günleri düzenler, fuarlara katılır, konferanslar verirdi. Hatta üniversiteler onu davet bile edebilirdi. Nasıl bu kadar iyi yazdığını sorarlar, o da elbette “hastamdan çaldım” demezdi. Nasıl emek harcadığını, ne kadar sancılı günler geçirdiğini anlatırdı.
Kısa bir süre sonunda planının ne olduğunu bana kendi itiraf etti. “Senden son bir öykü istiyorum, son seansımızı yapacağız. Bir süredir üzerinde çalıştığım kitabım bitti, bir süre bununla ilgileneceğim. Ama üzülme, seninle devam edecek iyi bir hekim arkadaşım var. Ben senin bilgi… ” Beynimden vurulmuştum. Dediklerinin kalanını dinlemedim bile. Oradan koşar adımlarla çıktığımı hatırlıyorum. Kendimi sokakta yürürken buldum. Aklımda sadece nefret vardı. Bu nefret kendini yavaş yavaş derin bir intikam duygusuna bıraktı.
Kendimle ilgili size bahsetmediğim bir şeyi anlatmam gerek, gerçekten pis bir çevrem var. Yasa dışı işler yapan birçok tanıdık gibi. Uyuşturucu, silah ya da zehir temin etmek benim için çocuk oyuncağı. Elimi bile sürmeden bir insanın ölmesini sağlayabilirim. Bunu benim için yapacak çok güzel bir arkadaş grubum var. Ama istediğim tam olarak böyle bir şey değildi. Ben, ellerimi pisliğe bulaştırmak, çılgın gibi intikam almak ve bunu büyük bir keyifle izlemek istiyordum. Yoksa kendimi öldürecektim. Düşünsenize, son sigara, paket boş. Ölmek için harika bir zamanlama. Ben de ölmemek için mükemmel bir plan yaptım.
Risin bulmak sandığımdan biraz daha zor oldu. Yine de imkânsız değildi. Son görüşmemiz için en uygun öyküyü seçtim. Tüm önlemleri alınmış bir şekilde öykü ve risin zarfa yerleştirildi. Risin, solunduğu zaman en fazla yetmiş iki saatiniz vardır. İç kanama ve tüm organların iflası ile ölüm kaçınılmaz hale gelir. Öyle de olacaktı. Artık geriye sadece doktora vermek kalıyordu.
Randevu saatinde onun yanındaydım. Biraz sohbet ettik. Son bir öykü getirdiğimi söyledim. Demek ki beni bırakacaktı, “bir veda hediyesi” dedim ve zarfı uzattım. “Ama” dedim. “Lütfen ben gidince açın. Onu okurken yalnız olmanızı istiyorum. Yalnız olun ki kendinizi daha iyi verin. Dikkatiniz dağılmasın.” Çok sevindi. Teşekkür etti. Yalnız ilaçlara tekrar başlamam gerektiğini söyledi - tabii benimle işi bitmişti- Artık yazmaya biraz ara vermemi, zihnimi dinlendirmemi söyledi. Reçete yazıp elime tutuşturdu. Reçeteyi alıp ayağa kalktım. Elimi dostça sıktı. İçimden küfür ederek, ben de onun elini sıktım. Hatta gülümsedim bile. Tam kapıdan çıkacakken seslendi. “Az daha unutuyordum, bu senin için.” Bana hediye paketi ile kaplanmış bir kutu uzattı. Sıkılarak da olsa aldım, teşekkür edip paketi açtım. Ön kapağında onun fotoğrafının olduğu bir kitap tutuyordum elimde. Onun kitabıydı bu. “Psikanalizde Yeni Çözümleme Metotları” demek ki bahsettiği kitap buydu. Bilimsel bir dolu zırvalık.
Masasının üzerinde hala açılmadan duran zarfa bir süre boş gözlerle baktım. Odadan çıkıp gittim.
Denizin kenarına gidip bir süre oturdum, bir bardak çay içip simit yedim. Reçeteyi de uçak yapıp denize attım. Kabul ediyorum, fren hortumu da fena değildi ama tam bir klişeydi. Risin ise tam olarak dâhiyane bir fikirdi. Ne mükemmel bir finaldi bu.
“Öldür Onu…”
deri
