Sihirbaz

SİHİRBAZ
Size sihirler ilgili bir sır vereyim. Aslında sihir diye bir şey yoktur ve siz bunu zaten biliyorsunuz. Gerçek şu ki, bir sihir gösterisi asla sadece bir gösteri değildir. Arkasında matematik, fizik, kimya, teknoloji, önünde ise sadece şov vardır. Ekip asla sadece sizin gördüklerinizden ibaret değildir. Arkada bazen onlarca kişi çalışır, örneğin tahmin tahtasında olduğu gibi. Tahtayı size sonra anlatacağım.
Biz de böyle bir ekiple çalışıyorduk. Sahne adı Mistik olan bir sihirbazın, arka plandaki çalışanlarıydık. Ben, Josef, Burak ve Mehmet.
Mehmet, konuşma engelli aynı zamanda da içine kapanık ve tam bir bilgisayar dehasıydı. Kurduğu sistemler, benim, diyen sihirbazın elinde yoktu. İşin büyük bir kısmını tek başına yapar, yeni fikirler üretir ve Mistik’i bir dünya yıldızı haline getirebilecek gösteriler hazırlardı. Onun tersine Josef, aşırı geveze ve sinirli bir matematik uzmanıydı. Gösterilerin tüm hesaplamalarını, ne zaman ve nasıl hareket edilmesi gerektiğini, kullanılan malzemelerin hazırlığını, hepsini en ince ayrıntısına hesaplar ve o yapardı. Burak ve ben ise bazen malzemeleri taşır, bazen sahneyi hazırlar, dekorları düzenler bazen de ufak tefek ayak işlerinde diğerlerine yardım ederdik. Biz ekibin en aktif çalışan üyeleriydik. Başka çalışanlar da vardı ama işi genelde biz dördümüz götürürdük, Mistik ise kaymağını yerdi. Öyle çok para da vermezdi. Biz işi seviyorduk, hilesini kendi ellerimizle hazırladığımız bir şovun, insanları hayrete düşürdüğünü görmek, bize komik geliyordu.
Mistik, özellikle Mehmet’i son zamanlarda çok sıkıştırmaya başlamıştı. Bir hafta içinde iki tane sağlam proje istemişti. Mehmet, bunun imkânsız olduğunu anlatmaya çalışsa da, Mistik asla dinlememiş, Mehmet’i işten çıkarmakla tehdit etmişti. Derdini zaten yazarak anlatmaya çalışan Mehmet, sonunda pes etmiş, daha fazla uzatmamış ve gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başlamıştı. Az uyuyor, bazen yemek bile yemiyordu. Josef bu olanlar karşısında korkunç denebilecek öfke nöbetleri geçiriyor ve sürekli Mistik’le kavga ediyordu. İçimizdeki en cesurumuz Josef’ti. Mehmet’e yapılan haksızlığa bir türlü katlanamıyordu.
Bir hafta sonunda Mehmet, müthiş iki proje geliştirmişti. Josef, projeleri duyduğu anda çok heyecanlanmış, hatta hemen çalışmaya başlamayı teklif etmişti. Bunlardan biri büyük bir dünya haritası üzerinde seçilecek olan şehri tahmin etmeyi sağlayan göz okuma sistemiydi. Konuklar içinden rastgele seçilen biri sahneye çağırılacak, dünya haritasını incelemesi ve istediği bir ülkenin istediği bir şehrini seçmesi istenecekti. Bu sırada haritanın arkasına gizlenmiş lazer sistemi göz hareketlerini takip edecekti. İnsanların bir karar verdiklerinde, üstelik heyecan duyabilecekleri bir ortamda bu kararı veriyorlarsa, göz bebekleri büyür, lazer bunu algılayacak, Mehmet’in bilgisayarındaki dünya haritası simülasyonuna sinyal gönderecekti. Bu sayede de Mehmet, Mistik’in kulağındaki küçük kulaklığa şehri söyleyecekti. Mühendislik harikası olacaktı. Diğeri ise eline aldığı bir avuç tohumu sahneden savuracak ve bu tohumlar, konukların etrafına dağılacak şekilde yuvarlanacak. Ardından okus pokus… Çiçek açmaya başlayacaklardı. Oldukça sihirli bir an.
İkisi de çok değişik projelerdi. Ciddi mühendislik ve teknoloji gerekiyordu. Mehmet ve Josef işin altından kalkabilecek yetenekteydiler. Ama Mistik Mehmet’in elinden dosyayı aldı, beğenmediğini söyleyerek odadan ayrıldı. Hepimiz şoke olmuştuk. Mehmet incinmiş, Josef ise küplere binmişti. Biz Mehmet’i mi teselli edelim, Josef’i mi sakinleştirelim derdindeyken, Josef’in yüzündeki damarlar gerilmiş, gözleri ateş saçarak haykırdı. “ Bu herife hiç güvenmiyorum.”
Kapıyı vurup gitti.
Ertesi gün biraz daha sakinleşmiş ama içindeki kin dinmemiş olarak geldi. Biz üçümüz oturmuş, yeni gösterinin planlarını yapıyorduk. Yanımıza oturdu ve sakin olmaya çalışarak konuşmaya başladı.
Bakın! Bu adama hiç mi hiç güvenmiyorum. Bize verdiği zaten para değil, hadi geçtik onu. Her şeyi bize yaptırdığı yetmiyor gibi bir de laf ediyor, beğenmiyor it. Ben bu puştu takip edeceğim. Bir çapanoğlu var bu işte. Siz de benim gibi mi düşünüyorsunuz?
Mehmet, başını öne eğmişti. Yorgundu ve canı tepki vermek istemiyordu. Bu her halinden belliydi. Ben ve Burak ise Josef’le aynı fikirde olmamıza rağmen karışmak istemiyorduk. Öyle ya, cesur olan Josef’ti.
Aradan birkaç gün geçmişti. Josef bu süre içinde hiç ortalarda görünmemişti. Mistik, onun nerede olduğunu sorup duruyordu. Telefonları kapalı ve evinde yoktu. Gösteri yaklaşıyordu ve bizim Josef’e ihtiyacımız vardı. Ortadan kayboluşunun üçüncü gecesinde çıkıp geldi. Zayıflamıştı üstü başı perişan haldeydi. Hemen olanları anlatmaya başladı.
Üç gündür Mistik ibnesini takip ediyorum. Sonunda bu akşam ne işler çevirdiğini öğrendim. Şerefsiz, Mehmet’in projelerini satıyor.
Hepimiz hayret içinde, adeta donup kalmıştık. Ama Mehmet, sanki o anda on yaş yaşlanmıştı. Yüzü değişmiş, gözleri içeri kaçmıştı. Ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Josef devam etti.
Bu akşam, hava kararınca Babil sokaktaki her zaman takıldığı bara gitti. Ben de ona görünmeden içeri girdim. Bir süre içerde takıldı. Sonra iki tane adam geldi ve onlarla beraber arka kapıdan çıkıp, çöplerin alındığı dar sokak arasına girdiler. Mehmet’in ona verdiği dosyayı ceketinin cebinden çıkarıp adamlara verdi. Adamlardan biri beni görmek üzereydi ki saklandım. Giderlerken görmedim onları. Sonra da yanınıza geldim. Geberteceğim bu orospu çocuğunu.
Biz, Josef’in başı belaya girsin istemiyorduk ama olanlar da insanın içine sinecek türden değildi. Mehmet perişan olmuştu. Mehmet’in o hali Josef’i daha da kudurtmuş, ne yapacağı belli olmayan bir bombaya dönüştürmüştü.
Ertesi gün işe yine gelmedi. Bir sonraki gün ise, Hepimiz Josef’in ölüm haberi ile yıkıldık. Mistik’le beraber bir trafik kazası geçirmişlerdi.
Bize olan biteni hastaneden çıkınca Mistik anlattı. O hafif birkaç sıyrık ve ezikle atlatmıştı.
Dün akşam tam arabama binmek üzereydim. Josef deli gibi birden arabanın önene atladı. Ağzından köpükler saçarak küfür ediyor, bir yandan da “seni geberteceğim” diye arabayı yumrukluyordu. Ne olduğunu anlamadım, korktum. Arabayı çalıştırıp tam kaçacakken yan koltuğa atladı, sür, dedi. Mecbur sürdüm. Sonra dağ yolunda bir yere arabayı çekmemi istedi. Bana “anlat” dedi. Neden bahsettiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Bana bir tane yumruk attı. Sonra da neler gördüğünü anlattı. Siz bunları zaten biliyorsunuz size de anlatmış.
Mistik’in üstüne atlamamak için kendimi zor tutuyordum. Onu her an gebertebilirdim. Josef. Josef ölmüştü. Bunda kesin Mistik’in parmağı vardı. Devam etti.
O anlattıkça öfkesinin nedenini anladım. Ama sihirbazlar çok iyi bilir ki, siz de bunu çok iyi biliyorsunuz, asıl gerçek, görünenden çok daha farklıdır. Evet, iki adama dosyanı verdim Mehmet ama satmadım. O iki adam kim biliyor musunuz? Ben söyleyeyim. Onlar projeler için mekanik işlerimizi yapacak olan adamlar. Tohumları ve lazer sistemini yapacaklardı. Hem de çok uygun bir fiyata. Bu kadar değerli projeleri bir bar ortasında veremeyeceğim için, arka sokakta gizlice verdim. Aslında size sürpriz yapmak istiyordum. Mekaniği tamamlanmış olarak gelecek ve size gösterecektim.
Yüzü yumuşamış, af diler gibi bir ifade ile devam etti.
Pek belli edemesem de siz benim için çok değerlisiniz. Size asla yamuk yapmam. Josef’e bu olanları anlattığımda o da çok üzüldü. Beni yanlış anladığı için pişman oldu. Utandı. Bagajda bir sürü içkim vardı, ben içmek istemedim ama o çok içti, uzunca bir süre dertleştik. O sizlerin sorunlarından bahsetti. Hepsini beraber düzeltecektik. En başta zam gibi, çalışma saatleriniz ve iş yükünüzü de düzenleyecektik. O dağ başında kaç saat kaldık bilmiyorum. Dönüş yoluna arabayı ben kullanacağım diye ısrar etti. Sonra da zaten direksiyonun hâkimiyeti kaybetti. Gözlerimi hastanede açtım. Benim emniyet kemerim takılıydı, Josef’in takmadığını fark etmedim bile. Ağaca çarpmışız, Josef arabadan fırlamış. Oracıkta da ölmüş. Şimdi Josef’e ne söz verdiysem hepsini onun anısına beraber yapacağız.
Dedi ve hepimizin sırtını sıvazladı. Gözleri dolmuş, başı öne düşmüştü. Projelerin mekanik aksamlarını en kısa sürede getireceğini söyledi ve gözyaşlarını saklayarak yanımızdan çıkıp gitti.
Çılgın gibi utanıyordum. Evet, Mistik tam bir alçaktı, hatta bir hırsız da olabilirdi ama bir katil değildi. Olay yeri tutanakları da Mistik’in masum olduğu yönündeydi. Hem, Josef ona inandıysa, biz de inanmalıydık. Zaten acısı da gözlerinden okunuyordu. Hepimiz her şeyin bir yanlış anlamadan ibaret olduğunda hem fikirdik.
Josef’in ölümünün üstünden dört ay geçmişti. Ekip içinde onun işini yapacak, onun kadar güvenilir ve yetenekli birini henüz bulamamıştık. Mehmet tek başına bir şeyler yapmaya çalışıyor ama Josef’in yokluğu derinden hissediliyordu. Mehmet’in üstündeki yük çok artmıştı. Uyku düzeni ve ruh sağlığı korkunç şekilde bozulmuştu. İyice içine kapanmış, herkesle iletişimi kesmişti. Sadece tek bir hedefi vardı. Bitene kadar kimseye söylemeyeceğim dediği bir proje üstünde çalışıyordu. Josef’in anısı için en azından bunu ona borçlu olduğunu söylüyordu.
Mehmet’in sadece kendi projesi ile ilgilenmesi ve yeni fikirlerin bir türlü ortaya çıkmaması, Mistik’in kariyerini de etkilemiş, hakkında dedikodulara neden olmuştu. Bu dedikodular bizleri de etkiliyordu. Josef’in takımın bir parçası olduğu deşifre olmuş, hatta beyninin o olduğu, Mistik’in sadece işin şov kısmı olduğu söyleniyordu –pek de haksız değillerdi-. Mistik, öfkeden kuduruyordu.
Bir sabah Mehmet hepimizi yanına çağırdı. Mistik’in de gelmesini istedi. Sadece ona ait olan ve kendisinden başka kimsenin girmesine izin vermediği çalışma odasına soktu bizi. Odada kocaman bir tahta vardı. Şu bildiğiniz yeşil, üzerine tebeşirle yazı yazılanlardan. Bize, aylardır üzerinde çalıştığı yeni projenin bu olduğunu söyledi. Aslına bakarsanız, hepimiz Mehmet’in delirdiğini düşündük. Bir yandan da gülmemek için kendimize engel olmaya çalışıyorduk. Mehmet, bilgisayarının başına geçti. Bir şeyler yazıp enter tuşuna bastığı anda, tahtanın üzerinde, üstelik Mehmet’in el yazısıyla “GÜLMEYİN!” yazıyordu. Sonra ayağa kalktı ve gülmeyin yazısına üfledi. Yazının üstünden, sanki tebeşirle yazılmış gibi tozlar uçuştu.
Mistik büyülenmiş gibi ağzı açık, tahmin oyunu tahtasına bakıyordu. Gözlerimize inanamıyorduk. Bu tarz numaralar vardı biliyorduk ama bu kadar büyük, sıfır risk bir gösteri daha önce yapılmamıştı. Teknoloji her şeyi halledecekti. Ne el çabukluğu gerekiyordu ne de bir hile. Üstelik küçük bir tahta değildi. Koskocaman yeşil bir tahtaydı.
Mistik hemen geri dönüşünü büyük bir gösteri ile kutlamaya karar verdi. Bu gösteri bir ön gösterim olacaktı ve hemen ardından da turneye çıkılacaktık. Bütün hazırlıkları Mistik kendisi takip etti. Şehrin en büyük gösteri salonu ile anlaştı. Dev afişler bastırıp, şehrin her yerine gönderdi. Billboardlar kiraladı, tüm habercilere, tanınmış kişilere, işin duayenlerine davetiyeler gönderdi. Onun bu çabası karşısında gazeteler de Mistik’ten bahsetmeye başlamıştı. “Geri Döndü” haberleri her yerde karşımıza çıkıyordu. Salonda tek bir boş yer kalsın istemiyordu. Gösteri gecesine kadar defalarca provalar yaptık. Mistik’in keyfi yerinde, her şey yolundaydı.
Bu tarz numaraları genelde iskambil kartlarıyla veya bir iki kelime ile sınırlı yapanlar olduğunu biliyorduk. Ancak bu kadar büyük bir gösteri daha önce hiç denenmemişti. Mehmet her şeyi Josef’in anısına adamıştı.
Gösteri gecesi gelmişti. Burak ve ben işlerimizi bitirdikten sonra gösteriyi izleyicilerin arasında izlemeye karar vermiştik. Bir nevi Josef’e saygı duruşu olur diye düşündük. Herkes yerini almıştı. Basın, protokol, özel davetliler. Herkes oradaydı. Boş yer kalmayınca biz de en arkaya geçip gösteriyi izlemeye başladık.
Her şey planlandığı gibi gidiyordu. Mistik, her zamanki gösterilerden bir kaçını önden yapıp, tahmin tahtasını en sona bırakmaya karar vermişti. Hiçbir sorunla karşılaşmamıştı. Mehmet süreci çok iyi yönetiyor, sahne arkasındaki desteğini sonuna kadar hissettiriyordu. Mistik ise sahnede mükemmel görünüyordu.
Sıra tahmin oyununa gelmişti. Mistik, kibarca basına dönüp, rastgele birini seçmelerini istedi. Seçilen kişiden, yine birisini seçmesini isteyip, oyunda kendisine yardım edecek kişiyi sahneye davet etti. Seçilmiş kişi sahneye geldiğinde, elemanlar dev, tekerlekli bir kitaplığı sahneye getirdi. İçinde yüzlerce kitap olan bir kitaplıktı bu. Konuğa döndü ve oyunu anlatmaya başladı.
Şimdi sizden, istediğiniz herhangi bir kitaptan, herhangi bir cümleyi bir kâğıda yazmanızı rica ediyorum. Bu sırada benim gözlerim bağlı olacak. Şimdi başlayalım.
Resmen nefesler tutulmuştu. Tüm gözler, üstü perde ile örtülü kocaman tahtaya çevrilmişti. Mistik’in gözleri bağlandı, konuk denileni yaptı. Kâğıdı katladı. Mistik devam etti.
Şimdi de o kâğıdı, okuması için sizin seçtiğiniz birine vermenizi rica ediyorum. Bana yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederim.
Konuk, kâğıdı seçtiği birine verdi, kime verdiği hiç önemli değildi. Önemli olan sadece yüksek sesle okunacak olmasıydı. Geri kalanı Mehmet halledecekti.
Kâğıdı alan konuk mikrofonda bağıra bağıra okumaya başladı.
“Alev doğrulmuş ve kıpırtısız kalmıştı; artık konuşamıyordu. Sevimli şairin iznini aldıktan sonra uzaklaşmaya başlamıştı ki arkasından gelen bir başka alevin çıkardığı belirsiz bir ses üzerine gözlerimiz alevin tepesine çevrildi.”
Ah! Konuk Dante seçmişti. Inferno. Ne de severdim. Mistik tahtaya yürüdü ve perdenin ucunu tuttu. Davullar deli gibi gümlüyor, heyecanı daha da arttırıyordu. Bu anın hazzını yaşarken telefonum titredi. Mesaj gelmişti. Bakıp bakmamak arası kaldım ama sahnede sorun vardır korkusuyla telefonu açtım. Gelen mesaj Mehmet’tendi. Mesajı okuyunca gözlerime inanamadım. Şoka girmiştim. Soğuk bir ter ve titreme tüm bedenimi ele geçirmiş, ne yapacağımı bilmez bir halde olduğum yerde donup kalmıştım. Gözlerim sadece Mistik’i görüyordu. Tüm sesler bir anda kaybolmuştu.
Mesajda şu cümleler yazıyordu.
“Her şeyi biliyorum. Josef’in öldüğü geceye ait ses kaydı elimde. O asla içmezdi.”
Mistik gösterişli bir hal içinde perdeyi çekti. Perde açıldığı anda salon buz gibi olmuştu. Çıt bile çıkmıyordu.
Tahmin tahtası üzerinde tek bir cümle yazıyordu. Üstelik Mistik’in el yazısı ile…
Josef’i Ben Öldürdüm…!
deri

