Son Gösteri

Son Gösteri
“Hayal kurmak,” diye düşündü daldığı uzaklardan sessizce dönerken. “Hayal kurmanın da bir yaşı var mı acaba? Mesela, daha yolun çok başında, yirmi yaşında ya da cebin para dolu yaşın kaç olursa olsun, herkes aynı mı kurar hayallerini? Aynı hak mıdır o hayale bel bağlamak?” Varla yok arası kırık bir tebessümle gülümsedi istemsizce. Tam da o sırada, hem de saygısızca içeri daldı müdürün baş yalakası sahne görevlisi.
Adnan, kuliste hazırlıklarını tamamlamış, kuklalarını düzgünce sıraya sokmuştu ki görevli içeri girince huzursuzca kıpırdandı taburesinde. Bu çocuk daha çok gençti. Çilli suratına sonradan eklenmiş gibi duran burnu ona daha da sevimsiz bir ifade kazandırıyor, gülümsediğinde ise -evlerden ırak- kadavraya benziyordu. Gözlerini devirerek bir süre Adnan’a baktı, sonra da, “Salon bomboş, Müdür Bey seni çağırıyor.” dedi. Garip bir keyif alıyordu bunu söylerken. Adnan’ın ise onun tersine keyfi kaçmış, yüzü bembeyaz kesilmişti.
Müdürün odasını girdiğinde, içerideki kesif koku Adnan’ın başını döndürdü önce, sonra da büyük deri koltuğunda göbeğini şişirmiş oturan müdürün iğrenç sırıtışı midesini bulandırdı. Tiksinti tüm benliğini ele geçiriyordu. “Gel, otur Adnan Bey,” dedi müdür rahat bir tavırla. Bey kelimesi dudaklarından sanki zoraki dökülüyor gibi üstten bir bakış vardı gözlerinde. Söze girmek için acele ediyor, bir an önce bitirmek istiyordu konuşmayı.
Derin bir iç çektikten sonra dirseklerini çalışma masasına dayadı, öne eğilerek odayı süzmeye başladı. Mümkün mertebe göz göze gelmek istemiyordu Adnan’la.
“Bak şimdi Adnan Bey, bu kadar zamandır hukukumuz var. Sen beni bilirsin, sanata ne kadar değer veririm ama her şeyin de maddi bir değeri var. Para kazanamazsa bu salon nasıl döner?”
Sanki onay bekliyor gibi baktı Adnan’a. Cevap alamayınca devam etti.
“Sen eski topraksın. İşinin ehli, dürüst bir adamsın, sana laf oyunu yapmayacağım. Gösterilerin haftalardır bilet satmıyor. Çocuklar kuklaları merak etmiyor artık, sevmiyorlar. Onların derdi tablet, telefon. Ne yapsınlar senin kıçı kırık kuklalarını değil mi yav?”
Müdür pişkin pişkin, sanki şaka yapmış gibi sırıtırken, Adnan’ın kafasında sadece tek bir cümle yankılanıyordu. “Çocuklar kuklaları merak etmiyor artık, sevmiyorlar.”
“Ne diyorsun yani Müdür Bey?”
“Lafı evirip çevirmeye gerek yok, olmuyor Adnan Bey.”
“Yani diyorsun ki, bitti, öyle mi?
“Bitti demeyelim de, para kazandırmıyorsun diyelim.”
“Ama...”
“Aması yok... Bir ay diyorum, bir ay. Bomboş salon için para ödüyoruz sana. Bu değirmenin suyu nereden geliyor soran yok. Ben neler çekiyorum burada düşünen yok. Hep bana hep bana, ne ala memleket.”
“Öyle demek istemedim Müdür Bey. Sadece...”
“Sadece ne Adnan Bey, sadece ne? İçeride kalan paranı vereceğim, korkma!”
Adnan, büyük bir felaketten çıkmış gibi, başı önünde, parmakları ile oynaya oynaya, ayaklarını sürte sürte, sırtında tüm dünyanın yüküyle, sessizce çıktı odadan. Artık, elleri ile yaptığı, ömrünü adadığı, sevdiği, sevindiği kuklalarını toplamanın zamanı gelmiş, yol görünmüştü.
Eski, yırtık bir valize kuklalarını doldurdu. Sahnesine baktı son kez. Ağır ağır terk etti binayı. Adnan çıkarken, Müdür ayaktaydı ve pencereden bakıyordu, “Ben ne gerekiyorsa onu yaptım, para olmadan olmuyor bu işler Adnan Efendi. Patron bana soruyor bunların hesabını. Sevmiyor insanlar artık böyle basit şeyleri. Çocuklar merak etmiyor uyduruk kuklalarını. Hem ne kadar idare edebilirdim ki? Edemezdim. Edebilir miydim? Belki. Kimin umurunda.” diye söylendi durdu. Bu arada Adnan, gözden kaybolmuştu bile.
Çok küçük yaşta tanışmıştı kuklalarla. İlkokul üçüncü sınıfta babası okuldan almış ve Bursa’da, evlerine yakın bir yerde, küçük bir atölyede, Hacivat Karagöz kuklalarını yapan ustasının yanına vermişti. Ne çok kızmıştı o zaman babasına. Ama bu olaydan dört sene sonra babası ölmüş, annesine bakmak Adnan’a kalmıştı. O da, para kazanmanın gururu ile tanışmış ve mesleğine sarılmış, hatta mesleği, tutkusu olmuştu. Babası öldükten iki sene sonra annesi de ölmüştü. Yalnızlığını kuklaları ile unutmuş, onlara yoldaş, eş, evlat demişti. İzleyicilerinin kahkahaları, alkışları yetmişti ona. Geçmiş burnunu sızlattı, “Yine de ne güzel günlerdi onlar.” diye inledi gözyaşlarını silerken. Şimdi belki de müdüre değil de unutulmaya kızıyordu en çok. Çok incinmiş, kırılmış, küsmüştü, “Bir daha asla kukla oynatmayacağım, yemin billah oynatmam. Ölürüm de oynatmam. Niye oynatacakmışım? Oynatmam, almam elime kontrol çubuğunu.” diye kendi kendine konuşurken, küçük bir çocuk gibi silkti omuzunu.
Üç kuruştan belki biraz fazla parayı avucunun içinde sıktıkça sıkıyordu. Ne yapacağını bilmez halde bir süre evine doğru yürüdü. Ne yapacaktı şimdi? Kenarında hiçbir zaman parası olmamıştı. Para edecek bir eşyası da yoktu ki satsın. Düşündükçe aklı karışıyor, aklı karıştıkça delirecek gibi oluyordu. Adımları iyice yavaşlamıştı. Yol ayrımında durdu, “Eve gideyim, yok önce ev sahibine uğrayıp kira için zaman istemem lazım. Dolapta da yiyecek yok, önce yiyecek bir şeyler almam lazım. Ne demek kuklaları sevmiyorlar. Bir kere kukla işi emek ister, sabır ister. Öyle her babayiğidin harcı değil kukla yapmak. Gerçekçi olmazsa bir boka benzemez. Peh! Sevmiyorlar demek kuklaları. Seni kim sevsin be. Ben oynatmam artık kukla ama hakkını veririm, zordur kukla yapmak. Zaten ben de oynatmam. Ekmek alayım ve biraz da makarna.” diye geçirdi aklında. Yönünü bakkala çevirip, küçük bir poşeti doldurmayan alışverişini yaptı. Sevmezdi başkalarına minnet etmeyi ama zor da olsa anlatmalıydı derdini. Ev sahibinin yanına gitti.
Çok mahçup ve üzgündü. Acısını bastırmaya çalışarak, titrek sesi ile “Selamün aleyküm Rüstem Bey, vaktiniz varsa biraz konuşabilir miyiz?” diyebildi sadece. Rüstem zengindi, babadan değil, sonradan. Birçok evi ve pasajda dükkânları vardı. Hepsi kiradaydı ama yine de gözü doymaz cimri herifin tekiydi. Günahını istesen vermezdi. İnsanlara tepeden bakan gözleri yuvalarına kaçmış gibiydi ve hep aceleyle konuşurdu. Kiracısını görünce, böbürlenme fırsatını kaçırmamak için hemen atıldı.
“Oooo Adnan, ne iyi ettin de geldin köftehor seni, yemeğin kokusunu mu aldın? Gel gel. Çek bi’ sandalye de karnın doysun.”
Ev sahibinin tavrı Adnan’ın canını sıksa da, konuya girmek ve işkencesini bitirmek için acele etti.
“İstemem, afiyet olsun... Kira ile ilgili konuşacaktım da...”
“Hmmm... Söyle bakalım.”
“Biliyorum Rüstem Bey, size kira borcum var ama biraz daha zaman isteyecektim. Bugün işten çıkarttılar da beni... Yeni iş bulana kadar, biraz daha. Ödeyeceğim söz. Bir iş bulur bulmaz. Söz.”
Ev sahibinin yüzü, öfkeden mordan mora, kırmızıdan kırmızıya girmişti. Kimsede kuruşu kalsın istemiyor, söz konusu para olunca gözü hiçbir şey görmüyordu. Delirmiş gibi bağırmaya başladı.
“Ne diyorsun be adam? Olacak iş mi şimdi bu? Bana kimse bedava bir şey vermiyor, ben sana niye vereyim? Ev ulan bu ev. Bana ne kovulduysan. Babam mısın, kardeşim misin? Boşalt evimi, çık arkadaş evimden! Borcunu da getir en kısa zaman da. Yemin olsun polise gider, mahkemelerde süründürürüm seni!”
Adnan, bacaklarının tutmadığını, bir elin boğazını sıktığını hissediyordu. Kalbi sıkışıyor, soğuk ter döküyor, yerin dibine giriyordu. Cebinde kalan son parayı da Rüstem’in önüne bırakıp, hiç konuşmadan, konuşamadan ayrıldı yanından. Ölmeyi hiç bu kadar istememişti, “Bunları duyacağıma keşke ölseydim,” diye düşündü. Yaşadıkları onu çok hırpalamış, dayanacak gücü kalmamıştı. Günah saymasa oracıkta öldürecekti kendini. Yapamazdı. Mecburen eve gitti. İki takım elbisesini, bir kaç parça kıyafetini ve kukla yapımında kullandığı malzemeleri toplayıp, sessizce terk etti evi. Bilinmeze ayak direye direye gece olana kadar yürüdü.
Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu. Hava çoktan kararmış, sokaklarda tek tük insanlar kalmıştı. Ilık esen rüzgâra karışan taze açmış çiçek kokularının arasında, daha fazla dayanamayıp, yığılıp kaldı kaldırımın dibinde. Günün tek şefkatli sözcüklerini tam da o anda duydu.
“Dayı! İyi misin dayı? Dayıma su koşturun hele.”
Esmer, yakışıklı sayılabilecek genç bir delikanlıydı bunu söyleyen. Kaldırımın karşısındaki kahveden fırlayıp, Adnan’ın yanına gelmişti. Hızır gibi yetişmişti mübarek.
“Dayı? Ulan öldünüz mü be? Kalkın da el atın, yardım edelim dayıya. Kafasını vurdu mu düşerken, gören var mı?”
Adnan, yavaş yavaş açtı gözlerini ve delikanlıya baktı bir süre. Sonra da:
“İyiyim, iyiyim oğlum, sadece gözüm karardı. Yardım et, kalkayım da gideyim ben.”
“Emin misin dayı? Hastaneye gidelim mi?
“Yok oğlum, var ol. Gideyim ben. Sağ ol, var ol.”
“Sen bilirsin dayı ama kalsaydın biraz iyiydi. En iyisi gel kahvede sıcak bir çay içelim.”
Adnan, ayağa kalkıp gitmeye çalışırken onu izleyen genç, karasız, ne yöne gideceğini bilmeyen adımlarını fark etmişti bile.
“Dayı! Gel hele sen az. Biraz dertleşelim seninle.”
Genç adam, Adnan’ın itiraz etmesine fırsat vermeden valizleri almış, kahveye doğru yürümeye başlamıştı bile.
Gencin ısrarlı ve inatçı sorgusuna karşı daha fazla gücü kalmadığı için gözyaşlarına boğularak anlatmaya başladı olan biteni. Çay bardağı elinde titriyor, naif, tertemiz ve bunca şeye rağmen hala yakışıklı görünen haline ayrı bir hüzün katıyordu. Genç çatal yürekti, delikanlı bir kahraman. Bu kadar kedere izin vermeye niyeti yoktu. Biraz düşündükten sonra, aklına gelen harika fikirle gözleri parladı.
“Dayım benim, bak sana ne diyeceğim. Kabul eder misin bilmem, bir ev var. Amcamgilin evi. Gecekondudur ama temizdir. Onlar gitti. Fransa’ya. Karısı, çoluk çocuk. İşçi gittiler ya, yine de iyi durumları. Ev boş, anahtarı da bende. Kirayı falan da dert etme. Seni bir yerleştirelim içine, gerisi kolay.”
Adnan, bu teklif karşısında hem duygulanmış, hem de gelmiş geçmiş en iyi kuklacılarından birinin bu hale düşmesine içerlemişti. Başını ellerinin arasına alıp, çocuklar gibi, hüngür hüngür ağladı. O ağladı, genç dil döktü ve sonunda, Adnan’ı ikna etmeyi başardı.
Küçük, şirin gecekondu evlerinin arasında, genç önde, Adnan arkada bir süre yürüdükten sonra eve gelmişlerdi. Ev kötü durumda değildi. Sokakları düşünecek olursa saray sayılırdı. Ağaçsız, çorak da olsa küçük bir bahçesi, iki odası, mutfağı, tuvaletle birleşik banyosu vardı. Odalardan birinde yatak, diğerinde bir koltuk, masa, sandalye, mutfakta da az miktarda kap kacak onun işini fazlasıyla görecekti. Mahcup, sıkılarak ve en çok da minnet duyarak teşekkür etti. Genç; tekrar geleceğini, bir ihtiyacı olursa haber vermesini, artık biraz uyuması gerektiğini söyleyerek, Adnan’a kucak dolusu sarılıp veda etti. Adnan ise uyumak şöyle dursun, üzerindeki takım elbisesini bile çıkarmadan, yatağın kenarına eğreti bir şekilde oturup, sabahı bekledi.
Günün ilk ışıkları ile uykuya henüz dalmıştı ki, dışarıdan gelen seslere uyandı. Kadınlar, ellerinde pazar arabaları ile yürüyorlardı. Bahçeye çıkıp, uykulu ve ağlamaktan şişmiş gözlerle arkalarından baktığında, pazara gittiklerini ve semt pazarının çok da uzak olmadığını fark etti. Pazar, Adnan için bir iş imkânıydı. “Oynatmıyorsam ne olmuş ki? Küçük kuklalar yapar satarım,” diye düşündü. Kukla yapıp satmak, evlatlarını satmak gibiydi onun için ama başka çare gelmiyordu aklına. Kukla yapacak ve pazarda satacaktı. Ekmek parasıydı nihayetinde. “Hem ben yapmam diye yemin etmedim ki, oynatmam diye yemin içtim.” diye bir kez daha ikna etti kendini.
Yaz gelmişti. Adnan, kukla yapıp satıyor, az da olsa geçimini sağlıyordu. Genci ikna edip, ev için kira ödemeye bile başlamıştı. Mahalle halkı onu kabullenmiş, sevmişti. Havalar güzel olduğu için artık kuklarını bahçesine serdiği kilimin üzerine oturup yapıyor, bazen gazete okuyor bir yandan da tütününü sarıp, hayata tutunabildiği bu yerde mutlu olmaya çabalıyordu. Karşı kondunun penceresi tam da o günlerde dikkatini çekmeye başladı. Başını o yöne her çevirdiğinde perdenin hareket etmesi ve arkasındaki karartı, evin içinde ileri geri giden küçük gölge aklını kurcalıyor, merak duygusunu tetikliyordu. Sır açığa günler sonra çıktı ve kendisine bakan kocaman, kahverengi bir çift göze dönüştü. Belki de hayatı boyunca gördüğü en dikkatli gözler, eski kaçamak, gizli ve ürkek halleri bırakmış, Adnan’ı kilitlenmiş gibi seyretmeye başlamıştı. Ne zaman bahçeye çıkıp, iskarpelayı eline alsa, o da artık pencerede beliriyor, bir yandan ileri geri sallanırken, diğer yandan da Adnan’ın ellerine gözlerini dikip, ayırmıyor ama asla göz göze de gelmiyordu. Adnan, bir iki kere el sallamış, eliyle gel diye işaret etmişti, bu girişimler her seferinde çocuğun içeri kaçması ile noktalanmıştı. Kesin olan tek şey, aralarında tuhaf bir iletişim olan bu ikili, birbirlerini çok merak ediyordu.
Genç kurtarıcısının ziyaretlerinden birinde Adnan dayanamayarak sordu:
“Kimdir, nedir bu çocuk?”
“Burak mı dayı? Burak candır ciğerdir ama biraz tuhaftır.”
“Nasıl tuhaf?”
“Zekasında var bir şeyler dayım. Deli desen değil, aslında cin gibi ama garip garip halleri var. İki sene evvel olsa gerek, bu kerata evden kaçtı. Bütün mahalle onu aradık. Annesi çok korktu. Sonra aşağıdaki televizyoncunun orada bulduk. Vitrinin önüne çökmüş. Dizlerini çekmiş karnına, bir yandan sallanıyor, bir yandan da televizyon izliyordu. Annesi kolundan tutunca Burak bir bağırdı ki ne bağırmak, sanırsın tren düdüğü. Başına vuruyor, ağlıyor, zıplıyor. Korktuk, biz yanaşamadık çocuğa ondan sonra. Zavallı anacığı kimseye bir şey diyemeden sürükleyerek götürdü bunu eve. Sonra babası dediydi kahvede. Bir iki kere daha kaçmaya yeltenmiş. Annesi de korkutmuş bunu, türlü yalanlar demiş kaçmasın diye. O gün, bu gündür çıkamaz dışarı. Öylece kaldı fukara. Ne okul ne bi’ şey.”
“Ne yalanları söylemiş ki?”
“Valla, dayı işte insanları kötülemiş, kaçırırlar, keserler, dilendirirler seni demiş. Bi’ de yanaşma kimsenin yanına, öldürüverir falan demiş.”
Adnan, çok üzülmüştü duyduklarına. Genç veda edip giderken, “Zavallı çocuk,” diye geçirdi içinden, “Ne de güzel gözleri var.”
Günlerce Burak ile bir araya gelmek için bir yol düşündü. Onun zayıf güzel yüzü, kumral saçları, güneş görmemiş bembeyaz teni, içini burkuyor, eskiden, içten içe hayalini kurduğu erkek evlat gibi düşlüyordu onu. Hastaydı hem yavrucak. Çocuklar severdi Adnan’ı, konuşsa belki iyi gelirdi çocuğa. Anne babasıyla konuşsa, Burak’la konuşmak istediğini söylese izin verirler miydi acaba? Sanmıyordu, onlar da korkuyordu evlatları için. Zaten izin verseler bile Burak onunla hiç iletişim kurmuyordu. Konuşmak şöyle dursun, bakmıyordu bile gözlerine. Dedesi olacak yaştaydı onun ama keşke arkadaş olabilseydiler.
Koskoca bir mevsim geçmiş, sonbahar gelmişti. Adnan, artık bahçeye çıkamıyordu. Soğuyan hava ile birlikte evde artan rutubet onu güçten düşürmüş, hasta etmişti. Pazara çıkacak gücü de bulamıyordu kendinde ama aklı hep Burak’taydı.
Bu sırada karşı gecekonduda kabus gibi günler geçmeye başlamıştı. Burak eskisinden daha içine kapanık, daha mutsuz ve huysuzdu. Anne babası ne yaparlarsa yapsınlar onu sakinleştiremiyordu. Tırnakları yemekten yok olmuştu. Eskiden de yerdi ama şimdi etlerini parçalayıp, kan içinde bırakana kadar dişliyordu parmaklarını. Artık çoğu gece ağlamaktan, ancak sabaha karşı, o da yorgunluktan uyuyup kalıyordu. Babası sabahın ilk ışıklarıyla hurda toplama gittiğinde, evde annesini daha zor zamanlar bekliyordu. Burak, sürekli pencereye gidip, perdeyi bir açıp bir kapatıyor, bunu saatler boyu, defalarca yapıyordu. Sonra, kapının yanına koşup, yere oturup ağlayarak sallanmaya başlıyor, bazen de orada uykuya dalıyordu. Annesini en çok korkutan da bu anlardı. Ya giderse yine, ya bu sefer bulamazsak onu, ya başına bir şey gelirse diye düşünüyor, bu korkuyla Burak’ı kapıdan uzaklaştırma çalışıyor, “kapıdan adımını atarsan öldürecekler seni” diyordu. İşte bu Burak’ı gerçekten deli ediyordu. Böyle zamanlarda zaten çok az konuşan çocuk iyice içine kapanıyor, çektiği acı sadece gözlerinden okunuyordu. Anne ve babası onu anlamıyordu.
Annenin bir büyük korkusu da kış aylarıydı. Ne zaman kar yağsa, Burak aynı şekilde iyice kontrolden çıkıyor, saatlerce yağan karı seyrediyor, yemiyor içmiyordu. Gecekondu mahallesine, üstelik Burak bu haldeyken kış yaklaşıyordu.
Adnan, yatakta, hasta geçen günlerin sonunda, Burak için ne yapacağına karar vermişti. En güzel kütüğünü seçti. İskarpelasını, tokmağını, fırçasını eline aldı ve mengeneye sıkıştırdığı kütüğü ağır ağır işlemeye başladı. Soğukların başlamasıyla parmakları, elleri çatlıyor, canı acıyor hatta bazen kötü kanıyordu. Aldırmıyordu. Hayatının en güzel kuklasını yapmalıydı.
Kütüğe burun, ağız ve göz oydu önce, zımpara ile düzeltti, fırça ile güzelce temizledi. Her işlem, kutsal bir ayin havasında geçiyordu. İncecik boyadı yüzünü, vernikledi. Ellerini, kollarını hazırladı. Sona yaklaşıyordu. Artık öldükten sonra ardında bir şey bırakamayacağı için korkmayacaktı. Ustalık eseri bitiyordu, hem de onu en çok hak eden kişiye gitmek üzere.
Kış erken bastırmıştı. Adnan’ın elleri, soğuğa dayanamaz hale gelmişti. Bitmesine az kalmasına rağmen kuklaya sık sık ara vermek zorunda kalıyordu. Artık pencerede bile göremediği Burak’ı her geçen gün daha çok özlüyor, zaman zaman evlerinden gelen çığlıkları duyuyor, içini hüzün kaplıyordu.
Bir gece Burak’ın sesiyle fırladı yatağından. Tek bir kelime çınlıyordu boş sokakta...
“Dede!”
Biliyordu, ona sesleniyordu. Hem ağlıyor, Burak’a koşup “Buradayım dedem,” demek istiyor, hem de ailesinin tepkisinden korkuyordu. Yapabileceği tek bir şey vardı, bitirmeliydi kuklayı. Kanayan parmaklarına aldırmadan bütün gece çalıştı. Sabah olup güneş doğduğunda kendisini dahi büyüleyen ipli kuklasını nihayet tamamlamıştı. Dışarıya bakmayı tam o anda akıl etti, her yer bembeyazdı, kar altındaydı kondular.
Taburesini bahçenin ortasına koyup, başını kaldırdığı anda canı ciğeri Burak’la göz göze geldiler. Adnan’ın gözlerinden yaşlar, Burak’ın gözlerinden ışıklar saçılmıştı bakışlarının kesiştiği yerde. Kısacık da olsa, bir an, öylece kaldılar.
Merakla başını pencereye dayadı Burak, Adnan taburesine oturdu. Arkasında sakladığı kuklayı yavaş yavaş çıkarıp derin bir nefes aldı. Yemin etmişti oynatmamaya, oysa şimdi, çubuğu keyifle parmaklarının arasına geçiriyordu. Kısık, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle mırıldandı, “Senin için ciğerim, senin için. Son bir gösteri.”
Burak’ın ağzı açılmış, gözleri kocaman olmuştu. Tüm dünya bir dakikalığına sussa, ikisinin de kalp atışlarını duyabilirlerdi. Bembeyaz bir sahnede, Adnan, kukla ve kahverengi bir çift göz vardı sadece, onlar haricinde zaman durmuş gibiydi. Adnan’ı bir süre seyretti. Lapa lapa kar yağıyordu, ikisi de görmüyordu. Adnan, bir kerecik daha Burak’la göz göze gelebilmek umudu ile çevirdi gözlerini, o an perdeyi kapatıp, içeri kaçtı Burak. Adnan, üzüntüden donmuş gibi bekledi bir süre. Ta ki, kondunun tahta kapısı gıcırdayarak açılana kadar. Karşısında bir metreden biraz uzun, zayıf, solgun yüzüyle Burak duruyordu. Üstünde pijamaları ve ince, örgü hırkasından başka bir şey yoktu. Çıplak ayaklarıyla, eşikte bir süre baktı Adnan’a. Adnan ise, dudağının yanında zapt edilemez bir tebessümle devam etti gösterisine.
Çıplak ayaklar, karın üstüne ilk adımını attığında çıkan gıcırtının ve soğuğun etkisi ile ürperdi önce. Bir adım, sonra ürkek bir adım daha. Tutuk, korkak... Kukla gösterisinin yarım metre yanına kadar geldi. Elleri üşüdü, önünde kavuşturdu, gözü karları bile görmüyordu. Sessizce seyretti kendi özel gösterisini. Biri oynattı, diğeri seyretti, çok huzurlu görünüyorlardı.
Burak, kendinden emin son bir adım attı. Adnan’ın şaşkın bakışları altında kuklaya uzatıp, sıska parmaklarıyla eline aldı, kontrol çubuğuna parmaklarını geçirdi. Acemice olsa da, kuklayı oynatırken başka bir dünya da yaşıyor gibiydi, sakin ve dingin.
Adnan, ardı ardına gıcırdayarak açılan tahta kapıların bir birine, bir diğerine bakıyor, sevinç gözyaşlarına engel olamıyordu. Çocuklar, bir bir kondularından çıkıyor, uzaktan Burak’ı seyrediyor, gülümsüyorlardı. Adnan’ın son gösterisi, Burak’ın ilk gösterisine dönüşmüştü. Müdür de, ev sahibi de yanılmıştı. Unutulmuş bir gecekondu mahallesinde onlar gibi olmayan, düşünmeyen güzel insanlar, çocuklar vardı. Umut orada bir yerdeydi...
deri
