Zevahir Yokuşu

Zevahir Yokuşu
Burası eskiden tarlaydı, şimdi beş katlı bir bina oldu. Giriş katındaki dükkânı kahvehane yaptılar. Mahalleye ne zaman gelsem, burada oturur bir çay içerim. Hep bayat, acı bir tadı olur çayın ama adet olmuş bende. Caddeden gelene geçene bakarım, birkaç gazetenin baş sayfalarını okurum. Eve gitmeyi olabildiğince geciktiririm çünkü ne zaman o yokuşun başında dursam Hüseyin gözümün önüne gelir ve o akşamüstü.
Öğretmen çocuğuyum ben. Bazılarına göre öğretmenin oğlu olmak çok afilidir ancak bizde işler hiçbir zaman sıradan olmadı, aksine ben hep okulun en yalnız çocuğuydum.
Annemin mutfak masasında oturmuş, kollarını önünde bağlamış, boş gözlerle babama bakışını dün gibi hatırlarım. Babam ise karşısına geçmiş, müdürle konuşmalarını anlatıyor, annem çok da umurunda olmadan dinliyordu.
Okelenme be gız.
Babam ne zaman annemin gönlünü almaya çalışsa, Niğde şivesi ile konuşurdu. Bu çoğu kez işe yarardı ama bu kez annem kızgın değil, üzgündü. Gözlerinin feri gitmiş, yüzü çökmüştü. Babama soran gözlerle bakıyordu. Babam devam etti:
Tamam tamam. Biliyorsun zaten, o soruşturmada benim bir suçum yoktu. Müdürün işgüzarlığı.
He sen uslu uslu oturdun, müdür geldi sana iftira attı öyle mi?
Suç mu işledim ki iftirası olsun? Kitap, şiir, tiyatro suç mu? Çocukların ufkunu açmaya çalışmak, onları aptallaştıran bu ezberci eğitim sisteminin biraz dışına çıkarmak suç mu? İstiyorlar ki sadece onların belirlediği şeyleri anlatalım. Onlar sus desin, biz susalım. Kralları, padişahları anlatalım ama altlarında zulme uğrayan halktan bahsetmeyelim. Amerika Kıtası’nın keşfini anlatalım ama bölgenin yerli halkına çektirilen çilelere hiç girmeyelim. Deprem türlerini anlatalım ama hırsız müteahhitler yüzünden yıkılan binaları es geçelim. Dört işlem öğretelim ama yoksulluktan konuşmayalım. Oldu be! Gözünü seveyim, bunu sen deme bari.
Annem omuz silkti. Babam yavaşça ayağa kalktı, sandalyesini düzeltti. Kapıya kadar yürüdü. Tam kapının önünde durup, anneme bakmadan, omuzunun üstünden konuştu:
Başka şehre taşınıyoruz.
Sürgün desene sen şuna. Gelmem, yemin olsun gelmem bir daha seninle. Adil! Bak Adil bu son. Sen dua et çocuk küçük yoksa bir dakika durmaz, boşardım seni.
O gün babam tek kelime daha konuşmadan evden çıkıp gitti. Ben uyuduktan sonra gelmiş. Üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen, dönüp ne zaman o günü hatırlasam burnum sızlar. Annemin kederini, babamın küskünlüğünü ölsem unutmam.
Sonra buraya taşınmıştık. Zevahir Yokuşu’na. Zevahir, daracık ve çok dik bir yokuşa karşılıklı yapılmış ve üç katı geçmeyen binalardan oluşmuş bir mahalle. Karşılıklı yirmişer tane binanın hepsi çok eski, çoğunun dışı sıvasız, boyasız, bakımsız. Kadınlar çamaşırları balkonlarına asar. Sokak hep yemek, en çok da soğan kokar.
Okulum, arkadaşlarım, sokağım, sevdiğim ve sevmediğim her şey geride kalmıştı. Hemen babamın okuluna yazdırdılar beni. Yokuşun biraz aşağısında, küçük bir mahalle ilkokulu. Mahalle okullarının tümü birbirine benzer, en çok da çocuklar. Ya çok küçük gelir önlükleri, abilerinden, ablalarından kalmıştır ya da çok büyüktür, seneye de giyerler. Saçları hep kısa kesili erkekler, örgülü kızlar ve hepsi aynı kokarlar. Aynı hayalleri kurar ve çoğunlukla akşam evlerinde aynı yemekleri yerler. Kim bilir? Tekrar ayrılma ihtimalini bilmesem, arkadaş olabilsem, belki ben de onlara benzerdim. Hiç benzemedim. Sadece okula gidip geliyor, bazen camdan dışarıdaki çocukları seyrediyordum. Bir de o vardı. Yokuşun başındaki adam. Hüseyin, Topal Hüseyin.
Topal Hüseyin, Zevahir’in başına ne zaman gelir, ne zaman evine gider, ne zaman yer içer hiç bilmiyordum. Sabah oradaydı, akşam da, günün her saati oraya mıhlanmış gibi yokuşun başında durur, kimseyle konuşmazdı. Çok korkardım ondan. Elini uzatsa binanın ikinci katına dokunacak gibi gelir, bir arabayı tek başına yüklenir taşırdı sanki. Sert bakışları altında en ufak bir merhamet yoktu. Onun bir canavar olduğunu düşünüyordum. Bunu babama söylediğim zaman bana kızmıştı. “Benim de dikkatimi çekti. Mahalle onun gibi kabadayı kaynıyor Ulaş. Yine de böyle düşünmek bize yakışmaz. Kazanabilir miyiz ona bakmak lazım.” dedi. Babam hep böyleydi. Başkalarını kazanabileceğine inanır, bunun için mücadele eder ve sonunda da yenilirdi. Topal Hüseyin’di işte; mahallenin serserisi, elinde tespih, bütün gün sokağın başında, bir okulun olduğu tarafa bir diğer tarafa bakar, korku salmaya çalışırdı.
Babam bu konuşmalarımızdan sonra mahallede bir kaç kişiye sormuş Hüseyin’i. O zaman sadece adını öğrenebilmiş. Bir de annesi ile yaşıyormuş, kimse onu biriyle konuşurken görmemiş. Yıllardır burada yaşıyorlarmış ama içine kapanıkmış bu anne oğul.
Bir sabah yanından geçerken Hüseyin’e selam vermişti. Okula gidiyorduk. O, sokağın başındaydı yine. “Merhaba” dedi babam. Elini sımsıkı tutmaya başlamış, iyice sokulmuştum ceketinin altına. Hüseyin cevap bile vermemiş, gözlerini devirip bakmıştı sadece. Oh! Diye geçirdim içimden. Artık babam pes edecek ve uğraşmayacaktı bu adamla. Babamın ise o anda yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Aklından ne geçirdiğini birkaç gün sonra anladım.
Okuldan dönüyorduk. Babamın adımları yavaşlamış ama Hüseyin’e yaklaştıkça daha dik yürümeye başlamıştı. Tam önünde durdu onun. Hüseyin, babamın karşısında bir dev gibi göründü gözüme. Babam, aynı tatlı tebessümle ceketinin cebinden bir kitap çıkardı. Hüseyin’e uzatırken de konuşmaya başladı. Tüm bu anlar, yavaşlatılmış bir film gibi görünüyordu gözüme.
Al evlat. Sen sever misin bilmem ama bu benim en sevdiğim kitaplardan biridir. Hoşuna gidebilir diye düşündüm. Adil benim ismim. Aşağıdaki okulda öğretmenim. Yeni taşındık buraya ki sen zaten farkındasındır. Seversen yine kitap getiririm sana. Birçok kitap var bende.
Olduğum yerde dona kalmıştım. Hüseyin tepkisiz ve sevimsiz bir ifade ile babama bakıyordu. Ne bir teşekkür ne de bir küfür, hiç bir tepki vermiyordu. Babam başımı okşayarak ve gülümseyerek devam etti.
Bak bu da Ulaş; benim oğlum, ilkokula gidiyor. Neyse bakalım, hadi kal sağlıcakla, yine görüşürüz.
Babama çok kızmıştım. Nasıl olur benim adımı söyler, kendisi ile konuşmayan bir insana nasıl bu kadar yakın davranırdı? Annem duysa babama çok kızardı. Babamla şehir değiştirmeyi son kez kabul etmişti. Başı herhangi bir sebepten bir kez daha belaya girerse ayrılırlardı. Bunu hiç istemezdim, bu yüzden sustum. Belki de içten içe, babamın üzülmesini istemiyordum.
Aradan iki üç gün geçmişti. Babam okulda hiç olmadığı kadar huzursuzdu. Onu hiç bu kadar gergin görmemiştim. Çocuk milleti acımasızdır, kendi içlerinde çabuk infaz ederler insanı. Konuşurlarken duyuyordum, anne babalarının babamı şikâyet ettiklerinden bahsediyorlardı. Bazıları küfür ediyordu, tehditler savuruyordu. Bu şehir diğerlerine benzemiyordu. Bunu ben bile görebiliyordum.
Yine bir gün okuldan dönerken yolda yanımıza siyah giyimli bir adam geldi. Babam eliyle beni arkasına doğru itti. Kılı kıpırdamıyordu, dimdik durdu adamın karşısında. Söze ilk başlayan adam oldu.
Hoca! Sen buraları bilmezsin, başını belaya sokmasan diyom. Bak çoluk çocuğun da var. Valla ben senin yerinde olsam pılımı pırtımı toplar basar giderim burdan. Aklın varsa diyom, azcık aklın varsa sen de git.
Babam sakince sordu.
Yoksa?
Yoksasını görürsün hoca. Ben uyaram, sen yine bildiğini oku.
Adam babama omuz atarak yanımızdan geçti gitti. Neredeyse altıma yapacaktım. Babam ise bir şey demeden elimi tuttu ve yürümeye başladı. Derin bir soluk verdi. Müthiş cesur görünmeye çalışıyordu ama kendi kendine konuştuğunun farkında değildi.
“Ben ne yapayım şimdi? Toplasam evdekileri gitsem mi? Yok gelmez, bu sefer gelmez yemin etti. Ben ne yapayım şimdi. Çıksam karşılarına, ne yapacaksanız yapın yeter desem? Olmaz, Ulaş var.”
Büyük bir şey bulmuş gibi gözlerini yokuşa dikti.
“Hüseyin! Topal Hüseyin! Her şey senin başının altından çıktı biliyorum. Sadece kitap verdim ulan sana. Oku da adam ol diye. Hüseyiiin! Ah Hüseyin. Kitaplar öldürmemeli insanları, insanlar kitaplar yüzünden ölmemeli. Çocuklar okumalı, herkes gerçekleri bilmeli. Ah! Yemin etti gelmez.”
Eve varmak üzereydik, topladı kendini. Yokuş bile nefes nefese bırakamamıştı bu sefer onu. Çok az konuştuk yemek masasında, sonra da ben yatmaya gittim. Uykuya daha önce hiç bu kadar zor dalmamıştım. Sabaha kadar kâbus gördüm, kan ter içinde uyandım durdum. Sabah kül tablası ağzına kadar izmarit doluydu ve babam mutfaktaydı.
Aradan geçen birkaç gün birbirinden farklı değildi. Az konuştuk, az yedik, az uyuduk. Topal Hüseyin hep aynı yerde durdu. Yokuşun başında. Bizi uzaktan görür görmez gözlerini üstümüze kilitliyor, eve girene kadar da çevirmiyordu bakışlarını. Babam elimi sıktıkça sıkıyor, adımlarını daha büyük atıyordu. Ben arkama dönüp dönüp Hüseyin’e bakıyordum. Kaşlarını çattığını, dikkatini üstümüze nasıl verdiğini, avucunda tespihini nasıl sıktığını gördükçe hızlıca önüme dönüyordum. Annem olan bitenden habersizdi. Biz ise, büyük bir bilinmezin altında, iki sırdaş, eziliyorduk. Çok beklememize gerek kalmadı. O karanlık gecede olanlar oldu.
Babam okulda bazı işleri olduğunu ve geç çıkacağını söylediğinde eve yalnız gitmek istememiş ve onunla okulda kalacağımı söylemiştim. Okuldan çıktığımızda hava iyice kararmış, sokaklar boşalmıştı. Yokuşa yaklaştığımızda karşıdan iri yarı üç adamın geldiğini gördüm. Simsiyah paltolarını omuzlarına atmış, elleri arkalarında, sırıta sırıta geliyorlardı. Babam beni arkasına alıp, durmak ve yürümek arasında tereddüt etti. Koluna sımsıkı yapıştım. Kalbim ağzımdan çıkacaktı. Adamlar burnumuzun dibine kadar geldi ve durdu. Ses tonu kalın, irice olanı babama bakarak:
Seni uyardık hoca, dinlemedin, gitmedin.
Babamın sakinliğini korumaya çalıştığı belli oluyordu.
Bakın çocuklar, olaya gerek yok. Öğretmenim ben, kimsenin kölesi değilim. Hem ne yapmışım da terk etmem gerekiyor burayı? Sizin gibiler git dedi diye gidecek olsak ohooo. Haddinize mi sizin? Hadi işinize bakın be.
“İşinize bakın” sanırım bunu duymak onları iyice öfkelendirmişti. Bir kaç küfür duydum sonra, okul dedi içlerinden biri. İtiş kakış oldu. Birileri sürekli bağırıyordu. Hayatımda ilk kez bir kavganın ortasındaydım. Sesler uğultu gibi yükseliyordu. Küfür eden, gece karanlığında parlayan, metalik bir şey çıkardı belinden. Elini kaldırdı ve babamın üstüne doğru saldırdı. O kadar çok gürültü vardı ki, kendi çığlığımı dahi duyamadım. Yere kapanıp, gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum. Titreyen omzuma dokunan buz gibi bir el ile açtım gözlerimi. Bana dokunan babamdı, ortalıkta kimsecikler yoktu. Sadece babamın gözleri kocaman açılmış, yanakları yaş içinde donakalmış yere bakıyordu. Ben de baktım. Yerde kan içinde bir adam yatıyordu. Kanlı elindeki tespihi görünce tanıdım. Topal Hüseyin’di.
Mahalle birden savaş alına döndü, polis, ambulans, koşan insanlar, feryatlar. Hüseyin’in her zaman durduğu köşeye gidip oturmuş, olan biteni oradan izliyordum. Hüseyin’in durduğu yerden, Hüseyin’e bakıyordum.
Bir an başımı çevirdiğimde, bize doğru titrek adımlarla, ellerini karnında birleştirmiş, avuçlarını ovuşturarak gelen bir kadın gördüm. Kalabalığın arasına girmedi, uzaktan bakıyor ve ağlıyordu. Mahalleden birkaç kişi yanına gitti, birisi koluna girdi. Zevahir Yokuşu cehennem gibiydi.
Sonra yakaladılar o adamları. Babamın öğrencisinin babası ve arkadaşları çıktılar. Savunmalarında kitap demişler, bir de çocuklara tiyatro oynatmak istemiş babam. Topal Hüseyin araya girmiş, bıçak ona gelmiş, olayla ilgisi yokmuş. Kasıtları babamaymış.
Topal Hüseyin tam yirmi beş gün yoğun bakımda kaldı. Babam yirmi beş gün hiç konuşmadı. Annem yirmi beş gün sürekli küllük boşalttı. Zevahir Yokuşu’nun başı yirmi beş gün boş kaldı. Yirmi altıncı gün, Hüseyin’in ölüm haberi, annesi ile kapımıza geldi. Başı önde, elleri titriyordu. Göz altları mosmordu. Onu sessizce içeri aldı annem. Bana odana git diye işaret ederken, kadın “mahsuru yoksa kalsın.” Dedi, kaldım. Uzun süren bir sessizlikten sonra da anlatmaya başladı.
“Ankara’daydık. Balgat’ta gecekonduda oturuyorduk o zamanlar. Rasih; babası, o koydu Hüseyin’in adını. Doğmadan bir sene önce, bildiği, sevdiği birini vurmuşlar, öldürmüşler. Onun adı dedi, Hüseyin olsun. Hüseyin oldu. Hüseyin’im altı yaşındaydı. Hiç unutmam o kara günü. Rasih’le kahveye gittiler Sene 1978, hava sıcak. Götürme çocuğu dedim ama “öyle kahve değil burası, gelsin” dedi, gittiler. Ma götürme dediydim dinlemedi. Hoş, adam nerden bilcek o gece kahveyi tarayacaklarını. O namlulardan çıkan mermilerin birinin kendi canını alırken, diğerinin yavrusunu sakat bırakcağını? Ma ben nerden bilem, bileydim kapı duvar olur göndermezdim ikisini de. Senesi çıkmadan aldım yavrumu kaçtım geldim buralara. Fukara, gözlerinin önünde öldü gitti babası, kendi sakat kaldı. İflah olmadı bir daha da. Okula bakardı hep önceleri köşede durup. Yanaşmazdı diğer çocuklara. Gitmediydi okula garip. Cılız, sıskacık bir oğlandı. Sonra büyüdü, serpildi. Yapıştı kaldı köşeye. Bunların vurulduğu kahve Balgat’ta bir yokuşun başındaydı. İçten içe bilirim, hep katillerin yolunu gözledi aslında. Balgat’taki yokuşun yerine koymuştu Zevahir’i. Bir okula bakar hasret çekerdi, bir yollara bakıp kendince mahalleyi korurdu.”
Kadın ağlıyor, biz ağlıyorduk. Biraz doğruldu, elini yeleğinin cebine attı. Çok iyi bildiğim, tanıdığım tespihi çıkardı. Uzun uzun bakıp iç çekti. Ayağa kalkıp önümde diz çöktü. Bir elini dizime koyup, diğeri ile de avucumun içine tespihi koydu.
“Bu tespih Rasih’in babasından ona kalmış, o öldüğünde de Hüseyin’e bir tek bu kaldı. Ölmeden önce sana gönderdi abin bunu ve dedi ki: “Babalara evlatları, evlatlara babaları gerek. Kurtardım babasını. O benim gibi babasız kalmadı ana.”
Bana gelmişti aslında Hüseyin’in annesi. Hüseyin, Topal Hüseyin göndermişti onu. Son kez bakmak için bana. Büyütmek için beni.
O günden sonra toparlanmak zor oldu bizim için. Babamla okula gittik, geldik, mevsimler değişti, yıllar geçti. Ne zaman yokuşun başına gelsek, babam başıyla, kimsenin göremeyeceği kadar belirsizce selamlardı o boşluğu. Bir tek ben görürdüm, ben bilirdim. Oradan hiç taşınmadı annemle babam, hep sevdiler Zevahir Yokuşu’nu. Bir tek ben büyüdüm, ayrıldım yanlarından.
Şimdi, ne zaman bu mahalleye gelsem acı bir çay içerim yokuşa karşı. Başımla hafifçe selamlarım Hüseyin’in boşluğunu. Kimse görmez. Bir tek ben bilirim.
deri

