Ölü Adam

Ölü Adam
Tik tak, tik tak, tik tak...
Saat 19.30 civarında olmalı. Dışarıdan gelen seslerden anladığım kadarı ile vardiya değişimi yaklaşıyor. Burada vardiya değişimi akşam sekizde olur. Bu da yaklaşık yarım saatim var demek oluyor. Uyumalı mıyım yoksa biraz? Hiç sanmıyorum. Yapacak dünya kadar işim var. Gerçi bunca ses içinde işime odaklanmam pek mümkün değil. Koridordan ayak sesleri, telaşlı konuşmalar geliyor. Kesin acil bir durum var. Umarım beni unutturacak kadar acildir. Çünkü bu aralar en çok unutulmaya ihtiyacım var.
Tak tuk, tak tuk, tak tuk...
İşte, unutmadılar. Odama yaklaşan topuklu ayakkabının sesi bu. Saat 20.05 civarında olsa gerek. Yeni vardiya başladı. Görevi devraldı ve geliyor. Günün en sevmediğim anı başlamak üzere. Gıcırtılı ve tahta kapının açılışıyla odadaki hava daha da dayanılmaz oluyor.
Buraya geleli bugün tam iki ay olmuş. Sabah doktor poliklinik ziyaretinde hemşireye söylerken duydum. Benim durumumda ne kadar ilerleme kaydettikleri konusunda emin değillermiş. Evimin balkonundan kendimi beton zemine bırakırken aslında ben de çok emin değildim.
Üç aydır kimseyle konuşmuyordum. Konuşmak da istemiyordum işin açıkçası. Sadece yazmak istiyordum. Yazdıklarımdan az da olsa biraz para kazanıyordum ve yetiyordu bu para bana. Ölü Adam’ı yazmaya tam da o sıralar karar vermiştim. Uzun zamandan sonra aklıma gelen en iyi roman olabilirdi. Zihnimde fener alayı gibi sıralanmıştı kelimeler. Parlak, rengârenk, ışıltılı. Müthiş doyurucuydu. Ta ki, o geçmek bilmez baş ağrıları başlayana kadar. Yoğun uyuma arzusu, halsizlik, isteksizlik, kelimelerin nedensiz terki beni... Hepsi domino taşı gibi devrile devrile ele geçirmişti bedenimi. Ölü Adam, kalemimin ucunda bir yanılsama olup kalmıştı ve ben ölü bir adam olma arzusuna yenik düşüyordum, sonra da kendimi pervazlardan bıraktım ve düştüm.
Şimdi bir ay içinde bu hale nasıl geldiğimi yargılamıyorum. Sadece neden ölmediğimi biliyorum. Bu adam ölmedi, Ölü Adam geri geldi. Artık onu yazabilirim. Yazabilirdim. Boynumdan aşağısı felç olmasaydı eğer.
Düşmeye bağlı omurilik yaralanması sonucu tüm uzuvlarım işlemez halde. Görüyorum, duyuyorum. Konuşamıyorum, kıpırdayamıyorum. Ama yazacağım. Zihnim hala bana ait. Biraz sessizlik olsa keşke.
Tık tık tık...
Kapıyı çalan Begüm Hemşire. Ayak sesleri ona aitmiş. Buna çok üzüldüm. Keşke Ayşe Hemşire olsa.
Begüm Hemşire, yirmili yaşlarında, ince güler yüzlü, yumuşacık bir ses tonu var. Çok idealist. Sabaha kadar, saat başı gelip durumumuzu kontrol eder. Odada ben dahil dört kişiyiz. Her birimize bakması toplamda on dakika kadar sürer. Yani ben tam zihnimi toplarım, elli dakika sonra geri gelir, dikkatimi dağıtır. Ama Ayşe Hemşire öyle mi? Sabaha kadar telefonda nişanlısı ile konuşur. Yaşı var biraz, ben diyeyim kırkbeş, siz deyin elli. Hafif tombul, kısa boylu, sert mizaçlı, asık yüzlü. Benden pek hoşlanmaz, külfetim ona. Ama yine de keşke o gelse. Hem geçen gece fena kavga ettiler nişanlısı ile. Tam da konsantre olmuştum, öyle bir bağırdı ki adama, yerinde olsam yüzüne bakmam bir daha Ayşe’nin. Olan benim geceme oldu, yine de merak ediyorum, barıştılar mı acaba?
Begüm Hemşire her zamanki kontrollerini yaptı. Sağdan üçüncü yataktaki amca ile sohbet etti biraz. Sussunlar diye bekledim. Ben cam kenarındayım, yan yana sıralanmış dört yatakta tek felçli benim. Nihayet odadan çıktığında, kapı gıcırdayarak kapandı ve Begüm’ün topuk sesleri uzaklaşıp kayboldu koridordan. Tak tuk, tak tuk, tak tuk...
Artık zihnim tamamen bana aitti. Ses yok. Ölü Adam’a kaldığım yerden devam edebilirdim. Edemedim. Yanımdaki yatakta yatan, yaklaşık ben yaşlarda, saçları hafif kırlaşmış hasta çığlık atmaya, inlemeye başladı. Ağrısı var herhalde. Hemşireler, nöbetçi doktor, herkes odaya doluştu. Sesler, sesler... Çok ses var. Günlerdir böyle. Kısa süreli sessizlik anları yetmiyor konsantre olmama. Ah! Lethe... Ölü Adam’ı arındıracak ve kurtaracaktın acılarından. Şimdi bırak ben içeyim suyundan. İçimde unutulması gereken acılar var. Unuttur ve öldür beni.
Gündüz olduğunda çok daha kalabalık ve gürültülü oluyor koğuş, koridorlar. Uyumak da, yazmak da mümkün değil. Zaten günlerdir doğru düzgün uyuyamıyorum. Rüyalar gerçeğe karışıyor artık. Rüyamda bile bu yataktayım. Kıpırdayamıyorum...
Bu gece Ayşe Hemşire’nin vardiyası. Nişanlısıyla barışmış. Acil bir şey olursa diye de lanet kapıyı ardına kadar açık bıraktı. Bütün ses odada. Sinek uçsa çıldırasım geliyor. Sesler... Saat sesi, ayak sesi, kapı sesleri. Bütün sesler beynimde patlıyor. Kulaklarım deli gibi çınlıyor. Ölü Adam’ın çığlıklarını duyuyorum. Lethe çağırıyor beni, acı suyunun tadını alıyorum. Ayşe kıkırdıyor. Çok üşüyorum, bütün bedenim titriyor sanki. Ayşe sus Ayşe. Ayşe midem bulanıyor. Gözlerimi açmak istiyorum, olmuyor. Kalbim patlayacak. Ölü Adam üstüme yürüyor. Damarlarım acıyor. “Hemşire,” diye bağırıyor yanımdakilerden biri, Ayşe koşuyor, kıkırdamıyor. Oda zifiri karanlık. Sonrası yok. Sadece karanlık. Neredesin Ölü Adam?
Şimdi, derin bir sessizliğe açıyorum gözlerimi yavaş yavaş. Bu sessizlik bir mucize olmalı. Müthiş bir dinginlik, herkes susmuş. Saat bile sessiz, pili mi bitti acaba? Bir dakika: Odada birileri var, ayak sesleri yok. Dudakları hareket ediyor, sesleri yok. Çevremde başka yatak yok. Her şey var, sesleri yok. Bakıyorum, görüyorum, duyamıyorum. Nöbet mi geçirdim acaba? Yoğun bakım mı burası? Tanrım! Ne muazzam bir armağan, çıldırıyorum. Ölü Adam’ı görüyorum, buz gibi gözlerle bana bakıyor, elini uzatıyor, beni bekliyor. Gözlerimi kapatıp ölü adam oluyorum. Birlikte zihnimin terasına çıkıyoruz Ölü Adam ile tüm olup biteni seyrediyoruz. Her şey dingin ve berrak. Bekle bizi Lethe, suyundan içmeye geliyoruz. Bekle. Tik tak, tik tak, tik tak.....
deri

